| İletişim |
07 Haziran 2007: Bir ay olmuş yine yazmayalı. Bu aralar sadece öykü yazmak için açıyorum bilgisayarımı. Bir de aşkımla yazışmak için. Geçtiğimiz hafta sonu onu görmeye İzmir'e gittim ve 48 sn gibi geçen muhteşem bir 48 saat sonra döndüm. Kendisi şu anda finallerine çalışıyor. Final korkutucu bir kelime. 'Her şey bitti üzgünüm, final nokta burası' çağrışımı yapıyor. Halbuki bunun yerine binal denebilirmiş. 'Kitaplarınızın üzerine binin ve başarıyı yakalayın' sloganıyla piyasaya çıkarlardı hem. Bilmiyorum belki de saçmalıyorum. Ama saçmalamak dünyanın en güzel şeyi ve aşkım da çok güzel saçmalıyor. 'In the Mood For Love' soundtracki çalıyor şu anda. Filmini de aldım kendisinden ve bu hafta sonu izleyeceğim. Dün Geo'da Kuzey Kore ile ilgili çok hüzünlü şeyler okudum. Daha 1996'da bir milyon insan açlıktan ölmüş ve şu anda da sersefil yaşıyorlar. Çok kızdım Kim Çong İl adlı diktatöre. Buradan kendisine meydan okumaya karar vermiştim ki nükleer silahlara sahip olduğunu hatırladım. Benimse sahip olduğum en saldırgan gereç bir çift boks eldiveni. Onun bile bir teki ile vurup, diğeri ile okşayabilirim bazen. Neden mi, çünkü ben bir aşk çocuğuyum da ondan.
04 Mayıs 2007: Evet, 32 yaşında kazık kadar bir adamım artık. Bir bir mayıs daha geçti, coplarını kafama vura vura. Bu senenin en önemli haberi aşık olmam tabi ki. Bütün gün düşündüğüm birisi var yeniden, ve bütün gün düşünmemekten örümcek ağlanmış hücrelerimde temizlik yaptım o yüzden. Bunun dışında 27 Nisanda İzmir Amerikanda liseli çocuklarla çok eğlenceli bir söyleşi yaptım. Bütün söyleşi boyunca aklım dinleyicilerden birisindeydi ve hala da aklım aynı dinleyicide diyebilirim. Bu dinleyicinin kim olduğunu merak eden okuyucularımız gelecek haftaki bölümümüze kadar beklemek zorundalar. Gelecek hafta neler neler olacak? Hiçbir şey olmayacak seninle dalga geçtim günlük. Ben aşık olduğum için beni kıskandığını fark etmedim sanma ve de çatla da patla. Hayatımda seyrettiğim en güzel filmlerden birisi Pan's Labyrinth izledikten sonra hayatımda gördüğüm en tatlı kızlardan birini öptüm ve üzerine hayatımda yediğim en tatlı vezir parmağını yedim. Bu kadarı da üst üste rastlantı olamaz diye düşünürken durağıma geldik, indim.
12 Nisan 2007: Bu sabah uyandım. Tuvalet işlerimi halletim ve giyinmeye başladım. Kulaklarınmda hala dün geceki konserden 'Mexican Standoff'un nakaratı çınlarken pantolonuma ayağım takıldı ve ayak baş parmağımı çatlattım. Çatlak bardaktakinden farklı olarak baş parmakta olduğunda gözle görülmüyormuş. Şöyle bir saydım ve beş parmağımın da yerinde olduğunu görünce günüme devam ettim. Öğlene doğru çatlamış kemikten sızmaya başlayan ince bir sızı farkedince ofiste ayakkabımı çıkardım ve mosmor bir parmak çıktı. O haldeyken birisiyle iş görüşmesine girdim. Eminim hayatında çıplak ayaklı biriyle yaptığı birisiyle yaptığı ilk ve tek görüşme olacak. Afrika kabilelerinde iş görüşmeleri varsa oradakiler de çıplak ayakla yapılıyordur sanırım. Çorapsız ve üstelik ayakkabısız iş ortamında olan ayağım bunun üzerine utanıp mor kırmızı bir renk aldı. Okulun oradaki polikliniğe gidip atele aldırdım. Şimdi gerek sekerek gerek koltuk değneklerimle sekiz günlük bir birlikteliğe başladım. Yeniden yazmaya başlamaya karar verdim. Bir de bugün enfes bir iş başvurusu aldım. Şöyle der başvuru sahibimiz: '4 sene garsonluk 3 ay denetim firmasında getir götür, excel de kitapları düzenle,belim ağrıyor korse al-cılık yaptım,2 ay boyunca arkadaşımın merdiven altı şirketinde akla hayale gelmez işler yaptım, ingilizce bilmeyen bir fotokopiciden arada çeviri alıyorum. bunun yanında ingilizce almanca ve japonca biliyorum seviyeleri önemli bulmadım hiçbir zaman. yüzmekten, kitap okumaktan, basket oynamaktan zevk alırım, arada kaykay bulursam ona da binerim ama bileğimi elim bir kazada sakatladığım için çok binmem endişelenirim, HTML konusunda üzerime tanımam <center> </center/> yazdığım zaman herşeyin hale yola gireceğini bilirim çünkü, bunun yanında günde 2 paket sigara içerim. kahve tüketimim üst seviyelerdedir, masamın yanında sabah işe geldiğimde bir termos sıcak su bulunsa yeterlidir. illa kahve makinası alın bana diye ısrarcı davranmam. Arada değişiklik olsun diye yeşil çay da bulundurulmalıdır. bu biraz fazla olabilir ama şirkette uzun saatler pc başında oturacağımdan, sırt ciğneme özellikleri geliştirilmiş 35 kiloluk bir çinli de bulunmasını talep ederim . hatta bu olmazsa olmazlarımdandır. temin edilmezse, istifa mektubu bile bırakmadan o an işten çıkarım, ertesi gün de gelmem, gözleriniz dolu dolu beklersiniz'
10 Nisan 2007: Bu aralar non stop grup keşfediyorum. Bugün 'A Hack and a Hacksaw', 'Goodbooks' ve 'Maserati'yi keşfettim. Ne garip bir zevk, hiç azalmıyor. Pazar günü Six Feet Under'da David'in ölü babası kendisine 'You are alive, what is a little pain compared to that? Get over it' dedi. David de 'It can't be that simple' dediğinde 'What if it is?' dedi. Çok etkilendim, what if it is? Saçlarım papaz gibi oldu, o yüzden Heybeliada'daki ruhban okulunun tekrar açılması için yapılan yürüyüşe çok rahat katılabilirim. Gözlerimi kısıp da güneşe baktığımda onun da bana baktığını fark ettim. Alnımda biriken boncuk boncuk terlerle bir alakası olup olmadığını sormak için gözlüklerimi aradım. Tam o sırada utangaçça ayın arkasına saklandı ve bir kaç dakika orada kaldı.
04 Nisan 2007: Biten bir ilişkinin üzerine kürekle son parça toprağı da attıktan sonra elimde kalan tozları pantalonuma sildim. Hamursuz bayramıymış bu hafta, bilmeden play doh oyun hamurumla vazo yaptım kendime. indiecator adında güzel bir blog yazıyoruz Berna ile birlikte. Meraklısı için buradan okuyabilirsiniz. Gorki 'Ekmeğimi Kazanırken' okuyorum şu anda. En son Aranofsky'nin son filmi 'The Fountain'a gittim, garip bir filmdi.
18 Mart 2007: 'I didn't raise a thief' der Elbow Leaders of the free world'de. Bir hırsız yetiştirmedim. Bir hırsız yetiştirdiğini hangi ebeveyn bilir ki? Bilmiyoruz bağrımızda yetişen hırsızları. On emirden birini çiğnerken diğerlerinin ne olduğuna da çok dikkat etmiyorsun. Demek istediğim o ki, etrafınızdaki hırsızlara dikkat edin.
17 Mart 2007: Hımmmm hımm, tchk tchk tchk, dtshtkp dtcshktp. Bu seslerin yazıya dökülmesi neredeyse imkansız. O yüzden bir sonraki kuşaklara tamamen sözlü gelenekle aktarılıyor olmalılar. Beni soracak olursan son bir aydır aklıma bile gelmedin. Bir sürü kitap okudum. 'Şebnem İşigüzel', 'Murat Uyurkulak', 'Perihan Mağden', 'Turan Dursun' eşlik etti bana sen yokken. Hepsiyle de çok güzel vakit geçirdik. Bir başkası sizin adınıza bira içmeye başladığında trafik kontrollerinden de eskisi kadar korkmayı kesersiniz. Hala eski ara yolları deneyin denemesine ama Rubik kübü de kendi kendini çözmeyecek. Şimdi uykum geldi. Bütün bu yazdıklarımın üzerinden sabaha geçeriz.
13 Şubat 2007: Biraz sessizlik, düşüncelerimi durdurabildiğim o zamanları özledim. Düşüncelerim birbirine çarpmadan dönemiyor artık kafamda. Dönenlerin de başı dönüp kusuyorlar kafamın içine. 'Serenity Now' diye bağırmak lazım George'un babası gibi. 'Afraid To Sleep' çalıyor Dido'dan. Uyumaya korkmak tanıdık geldi birden.
11 Şubat 2007: Nasıl çok uykum var ama uyuyamıyorum. Uyursam mutlaka bir şeyler olacak ve ben kaçıracağım hissi o kadar baskın ki. Sabahın köründe kalkıp ormana koşmaya gittim yine. Sonra gazeteleri okudum, The Office'den bir bölüm izledim. Erwin Rommel ile ilgili bir belgesel izledim. Nette The Onion'un bu haftaki yazılarını okudum. Uyumaya kalktım uyuyamadım. Uyumalıyım aslında. Uyuyarak geçirdiğim her saniye ölmeden önce yapacağım bir az şey anlamına geliyor. Sanırım saplantılı bir durum. Hiç bir zaman normal olma iddiasında bulunmadım zaten. Kitabımı seven bir sürü okuyucum mail atıyor bana. Sanırım devamını da yazacağım. Mikro hikaye alanında bir ilk olmak istiyorum. '400 Slag' Kent çalıyor. İsveç rock müziği olmasaydı farklı bir insan olurdum sanırım. İsveç rock müziği, Boris Vian, Vladimir Nabokov, Tindersticks ve Ionesco'ya borçluyum varlığımı sanırım.
07 Şubat 2007: Çok yorgunum. Uzun zamandır bu kadar yorgun hissetmemiştim kendimi. Sadece boşluğa bakarak takılma isteği de uğramıyordu ne zamandır. Günlere siz beni bırakın, geçin gidin diyorum ama dinlemiyorlar, ısrarcılar her zamankinden fazla. Geo dergisi 'Yalnızlık' konusunu işlemiş bu sayısında. İşte uzman olduğum bir konu dedim bu sayısı elime ulaşınca. Bakalım nereye gidecek her şey?
02 Şubat 2007: Ne çok zaman geçmiş ve nasıl aynı insan değilim son yazdığımdan bu yana. Soğuk bir rüzgar esiyor kaynağını belirleyemediğim bir yerden. Bir saniye kahkaha atarken, bir sonraki saniye hüngür hüngür ağlayabiliyorum. Dengesiz halimin dalgalarına bırakıyorum zafiyet geçiren ruhumu. Üzdüğüm sevdiğim insanlara bir yenisini eklerken, bir yarımın içi kan ağlıyor, diğeri seyrediyor kenardan. Biten bir ilişkinin ardından her zamankinden bir shot hüzün iki shot boşluk sipariş ediyorum barmene. Benden adam olur mu acaba?
09 Kasım 2006: Hazırladığım öyküleri tamamlayana kadar bir süre buraya yazmaya ara veriyorum. Bütün okuyucularımdan özür diler, gözlerinden öperim.
28 Ekim 2006: 'I find it so hard to be true/And all these lies I'm telling you/Are little anchors in my chest/That pull me down into this mess/I find it easy to distract/And just as soon as you turn your back, I'll be gone again' True'dan bu sözler de. Feci taktım ben bu The Frames'e. Sadece benim için şarkı yapıyorlarmış gibi geliyor. Az sonra Mogwai konserine gideceğim Taksim'e. Ratts of the Capital'ı canlı dinlemek güzel olacak. Bilgisayarım çok yaşlandı, acı çekiyor gibi sesler çıkarıyor. Onu vurmak zorunda kalabilirim yakında.
27 Ekim 2006: Her sabah uyandığımda yanımda olmayacak diye ödüm kopuyor, her sabah uyandığımda yanımda olmuyordu. Bir şarkıyı aynı günde onlarca kez dinlemek ne zaman hayra alamet olmuş ki? Şarkılar aklı başında insanlar için bir kez dinlenip geçilmesi için mi yapılır, yoksa tek bir dizesinde hayatının o andaki anlamını bulan takıntılılar tarafından emilip bitirilmesi için mi? Uzak, çok uzak ama çok yakın. Burada tam aklımda, ama elimi uzattığımda parmağımın az ötesinde. En iyisi uzatmamak şimdilik elimi. Patates tarlası, patates kızartması, patates burunlu Karl Malden, patates krizi yüzünden ölen milyonlarca İrlandalı, önemli sebze, önemli evet. Karnıbahar veya pırasada kesinlikle aynı ağırlığı göremiyorum. 'Gün Aydın' programına konuk olmak istiyorum ama almıyorlar beni. Gitsem, bütün bir program göbek atsam, sonra da komşularıma anlatsam.
26 Ekim 2006: I am 'Beck'. Yani hem geri geldim, hem Hollandalı şarkıcı Beck'e atıfta bulundum hem de Hollanda birası Becks'e. Bir taşla üç kuş diye buna denir sanırım. Şeker gibi bir şeker bayramından sonra artık kurban gibi bir kurban bayramını beklemek düşer bize. 7 gün İzmir'in tadını çıkardım. Her şey olağanüstüydü.Öldükten sonra yapamayacağıma üzüldüğüm şeyler listesi yaptım tatilde. İlk sırada 'Song For Someone'ın son 45 saniyesini dinleyememek geliyor. Bugün de iş görüşmesi yaptık ve daha kimseyi almadık. Ne zor işmiş adam seçmek. Dişlerine bakmak hiçbir şeyi belli etmiyor artık. Saat sabah 2 olmuş, bu sabah İzmir'de uyandığıma inanmak zor geliyor. İnsanoğlu duş misali diye bir laf vardır. Duş başlığına benzeyen insanlar için söylenmiştir sanırım. Neyse bu Cumartesi kış saatine geçmeden yaz saatinin tadını çıkarmak için bu saate kadar oturdum ama benim çok uykum geldi. Yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz, Ptesi olacak. Pazartesi olsun bir an önce istiyorum da.
14 Ekim 2006: Çok yoruldum çok çalıştım bugün. Artık Cumartesi günlerin tatil olduğu o eski güzel günleri rahmetle anıyorum burada. Şirkete eleman alımı için telefon görüşmeleri de yaptık bugün. Direkt bana rapor eden ilk çalışanım olacak, çok heyecanlıyım. Çok sevip besleyeceğim, güzel bir şey yaptığında yanaklarını sıkacağım onun. Tayland'dan getirdiğim bonsaim de bir yaşına girdi. Gözüm gibi bakıyorum ona, doğum gününde yapraklarına iki kat su püskürttüm ve toprağına pasta kreması sürdüm. Yarın Pazar olduğu için bir güzel uyuyacağım sanırım. Çocukken her gece uyumadan önce 20 tane isteğim vardı, tanrıdan bunları isterdim. Bir tanesinin bisiklet olduğunu hatırlıyorum. Şimdi aklıma bile gelmez bir şey istemek. Sadece bir şey istemek için hatırladığım bir tanrının yerinde olsaydım bana sinir olurdum. Her şey yolundayken hatırlamak lazım arada tanrıyı bence. Şimdi bir hatrını sorayım mesela. 'Nasılsın tanrım iyisin inşallah?' İşte bu kadar basit, siz de yapın. Yarın annemin doğum günü, sabah erkenden arayacağım.
13 Ekim 2006: 'And if we're all for someone/And if we're meant for someone/When will they come, that someone?/And put things in their place?' Song for Someone-'The Frames'. Örümcek ağı. Aslında bir ölüm tuzağı olup, insanoğlunda ise kir pası çağrıştırması enteresan. The Cure çağrıştırıyor bana. 'The spider man is having me for dinner tonight' Fransız yemeğini sevmeyen bir adamın 'I dont' eat snails, I like fast food' dediğini okudum. Çok eskiden nargilenin muhteşem bir gizemi vardı benim için. Sonra elmalısından mangolusuna çeşitlerini çıkardılar, o gizem de yandı bitti. Gazımız geldiğinde bazen içimizde tutarız ya, işte o gaz içeride hapis kalıp bağırsakları yumrukladıktan ve çıkamayacağına ikna olduktan sonra kendi kendine orada yok mu oluyor? Eninde sonunda çıkıyor mu dışarı yoksa? Odamın duvarında gittikçe büyüyen ve üzerinde minik küf kolonileri barındıran bir su kütlesi belirdi. Balığa da benziyor, buluta da, ama Hakkı Bulut'a benzemiyor. Hakkı Bulut hakkında kısa bir araştırma yaptım. ' 03-02-1945 doğumlu olup. İlk okul 5'e kadar doğduğu köyde, ortaokul 1. sınıfı Tunceli, ortaokul 2. sınıfı Mazgirt daha sonra Adana'ya göçtü ve ortaokul 3. sınıfı Ceyhan'da bitirdi. Adana Erkek Lisesi mezunu daha sonra dışardan Adana Öğretmen Okulunu bitirdi.' diyor kendi sitesinde virgülüne bile kıyamadım bu alıntının. Tipini unutanlar da buraya tıklasınlar. Kadınların kullandığı tamponun tarihi binlerce yıl öncesine kadar gidiyormuş. Ucunda ip olan günümüz kadınlarının kullandığı haliyle tampon ise 1929'da Dr. Matthew Martin tarafından icat edilmiş. Çok komik aslında, bütün bu buluş süreci boyunca etrafından 'Aklın nerede oğlum senin?' diye soranlara ne cevap vermiştir acaba. Kendisine sorulan bazı sorulara cevap bile vermeyen adamların ne kadar cool gözüktüğünü farkettim filmlerde. Halbuki ne kadar kaba bir davranış di mi? Düşünsene otobüs şoförüne uzanmış, 'Maslaktan geçer mi?' diye sorduğunu ve şoförün kaşları hafif havalanmış bir şekilde yavaşça sana doğru dönüp, 1-2 saniye gözünün içine baktığını ve cevap vermediğini. 'Türk Şoförü en asil duygunun insanıdır. K. Atatürk' pankartının önünde resim çektirmiş Şoförler Odası yöneticileri resmi geldi aklıma. Yaratıcılıklarına hayran kaldım birkaç dakika. Kızların, için için gözlüklü erkeklere pek bakmadıklarını farkettik geçen hafta Memo ile. Erkeklerin kızlarda böyle bir ayrım yaptığını sanmıyorum ama. Salona konser izlemeye gidiyorum şu anda. Yıllar önce verilmiş bir konseri bilmem kaç yüzüncü defa izleyip oradaymışçasına coşacağım. Konser ve müzikte kendinden geçip sağa sola sıçrayan kişilerin, zikir ayinlerinde kendinden geçip çılgıncasına sallanan kişilere ne kadar benzediğini farkettim şu anda. Masanın üzerinde bir ADSL modem, bir bilgisayar kasası, bir portable harddisk, bir telsiz telefon, bir saat, bir DVD, bir cep telefonu, iki baget, bir mousepad, bir kulaklık, bir webcam, bir kalemlik (içinde 8 kalem), wireless mouse, kültablası, bir DVD daha, 17 inch monitor ve utanç abidesi bir bira şişesi var. Bu kadar şeyin sığdığı masanın uçsuz bucaksız olmasını beklerdim ama ufacık bir şey. Demek ki boş alanları iyi paylaşmışlar. Buraya kadar yazdıklarımın hiçbir anlamı olmaması beni eğlendiriyor. Anlamsızlıktan sanat çıkaranlar beni mutlu ediyor, Boris Vian, Daniil Kharms, Eugene Ionesco sizi seviyorum. 23:09-23:10 bu altmış saniyede başıma neler geldi inanamazsın!! Hepsi gelecek hafta bu satırlarda. 23:45 ve ben geri geldim. Senenin ilk mandalinasını yedim az önce. Özlemişim keratayı. O beyaz parçacıkları ayıkladıktan sonra çıplakken yemek daha mı zevkli sanki? Annemleri çok özledim, gelecek hafta İzmir'e gitmek çok güzel olacak. 'Beyaz gül, kırmızı gül, güller arasından gelir' diye başlayan bir şarkısı vardı İbo'nun. Benim küçüklüğümden beri ne çok zaman geçmiş? Ben istiyorum zaman geçsin ama küçüklüğümle arama girmesin. Ben kovaladıkça küçüklüğüm kaçıyor, utanıyorum ben de biraz. Şirketlerin, internet sitelerinin hızıyla doğru orantılı sevildiği bir dünyadayız hepimiz, kaçacak çok yer de yok. Şirketsiz ve internet sitesiz ne kadar toprak parçası kaldı acaba? Bense şirketle internet sitelerinin kesişim noktasında oturuyorum nicedir. Joseph Arthur 'Devil's Broom' çalıyor şu anda. DJ lik günlerim geldi aklıma. Bütün yaptığım 'Modern müziğin ekseninde 'Tindersticks'den 'Another Night In'di dinlediğimiz parça, sırada İspanyol boğaları Migala var' demekten ibaretti ama zevkliydi. İnsanlara müziklerimi dinletirken hissettiğim heyecanı hissettirdi bana uzun bir süre. Orhan Pamuk Nobel'i aldı, bir kitabını okumam şart oldu, hangisi en okunabilir olanı acaba? Bir zamanlar deli divane olduğum şeyleri, aradan bir süre geçtikten sonra 'Ne düşünüyordum o zaman acaba, aklım neredeydi?' diyerek sallamanın ne kadar acı olması gerekir diye düşünürdüm, değilmiş. Urfa'daki kardeşim yazmış bana yine. 'Babam taksitle odun aldı bu kış üşümeyeceğiz' yazmış, darmadağın oldum okuyunca. Bu satırları okuyan, ihtiyacı olmayan şeylere, elinde olmayan paraları harcayan, ayda 25-30 YTL'ye küçük bir çocuğu mutlu edebilecekken çarçur eden, bütün o aklı başında olmayan sersemlere sesleniyorum: Kardeşini Seç sitesine girip bir çocuğa yardım edin. Senede 30 gün alkol içmeyerek alamayacaksınız olmayan cennetin anahtarını. Anahtar dedim de, geçen gün bir çilingir tarafından hazırlanmış çilingir sofrasında rakı içerken aşka gelip, yanımdaki arkadaşımı kurt kapanına alışımızı, daha sonra kapanı açamayınca kilitli kalışımızı, ve sonra doğal olarak masadaki çilingirin geceyi kurtarışını anlatarak konuyu dağıtmak da değil niyetim ama bu noktaya gelene kadar unuttum bile neden bütün bunlardan bahsettiğimi? Habire laf sokup duruyorum sanırım ama sürücü hakkında şikayetiniz varsa, '555-4567' nolu telefona bildirebilirsiniz. 'Buraya gerçek telimi yazsam ne olur?' diye düşündüm de, bir sürü sapık burada okuduğu için beni arar mıydı acaba? Sırf bunu test etmek için deneyelim bakalım. Gerçek ev numaram '212-324 88 75', evde tek başıma kalıyorum, 18 yaşında sarışın ve 94-59-93 ölçülerindeyim. Sanırım bu akşam yazmayı kesemeyip sabaha kadar yazacağım, ama yatmam da lazım saat 00:07. Geceyarısını geçtiği için evin her tarafı bal kabağı doldu. Bal kabağının tadını düşündüm ama çıkaramadım şu anda. Bal ve kabağın tadını ayrı ayrı hatırlıyorum ama. Snow Patrol, 'Make this go on forever' çalıyor şu anda da. Keşke kendime ait bir bar/cafe/chillout mekan olsaydı, orada her gün sevdiğim şarkıları insanlara çalardım ve onlar da sadece çaldığım parçaları dinlemeye gelirlerdi. İleride bu hayalimi de yapacağım sanırım. 'Şu anı yaşamak çok keyifli, eğer pişman olacağınız bir geçmiş ve koşa koşa gitmek istediğiniz bir gelecek yoksa'. Bu benim lafım. Çok anlamlı geldi birden, acaba gerçekten öyle mi? Norveçten '120 days' sanırım bu haftanın keşfi. Zeki Müren kirpiği sadece bir örgü terimi olarak kalmamalı, eminin birinin bir yerlerde parmaklarının arasına sıkıştıp 'Alt mı üst mü?' diye sorduğu bir Zeki Müren kirpiği vardır gerçekten. Çiş molası verip geliyorum. Saat 00:23 olmuş bu arada. Çişimi yaparken aklıma çok komik bir şey geldi ama bitene kadar unuttum ne yazık ki. Neyse, The Devastations'dan 'Sex and Mayhem' başladı şimdi de. Miriana Mabel Lausic adında Şilili danşçı bir kızla birlikte olmuştum Amerika'da yaşadığım sürenin büyük bir kısmı boyunca. Hayatımdaki en uzun ilişkim ve en uzun süre vazgeçemediğim kişi olması, benimle ciddi ciddi çocuk yapmak istemesi nedeniyle çok özel bir kız olan Miriana'yı uzun yıllar sonra buradan sevgiyle anıyorum. Şu anda bulunduğu Amerikan şehrinin ona aradığı o mutluluğu getirdiğini umarım. 'İnşallah,maşallah' ikilisi ile hiç aramın olmadığını hatırladım şu anda yeniden. İkisini de kullanmamak için azami dikkat gösteririm. İki nokta üstüste ve p harfi yanyana edebiyat tarihinde hiç gelmemiştir ama günümüz gençliğinin sanal dünyasında her gün milyon kez yazılıyor. Birbirine sevgiyle takılma ifadesinin yazılı dünyada :p semboluyle yer alması güzel bir gelişme aslında. Tanakh 'Exegesis' çalıyor, bunu da yeni keşfettim. Sanırım başarılı yeni grup keşfetme konusunda tanrı vergisi bir yeteneğim var. Keşke bunu gerçekten yeni gruplara menejerlik yaparak gerçek hayata uyarlayabilseydim. Yaptığım işle uzaktan bile alakası yok. Sanırım ben pideci olmak ve o sıcak fırına lahmacun küreklemek ve kıymalı yumurtalı pide çıkarmak istiyorum binlerce derecelik kor alevlerden. Pide, pizzanın İran'da büyümüş ama çok daha olgun ve zeki olan kuzeni gibi sanki. Kuşbaşı kaşarlı bir pideye hayır demezdim sanırım şu anda. Pideye hayır demek kendi içinde tutarsız ve saçma bir hareket aslında. Pide ile teke tek konuşulması bile saçmadır bir çok kültürde. Çocukken alıp da kaybettiğim bir kadının albümü geçti elime dün. 'Toni Childs' sesi enfestir bu hatunun. Resim hırsızlarının hepsinin okumuş ve tarafı tutulası bir yanı var sanki. Bu lanet Hollywood filmleri yüzünden kafamdan gitmiyor bu imaj. 'Sivrisinek ısırığı göğüsleri var' diye bir espri vardı Family Guy'da bu akşam. Sivrisinek ısırığı göğüs çok güzel tamlama, direkt ne boyda olduğu anlaşılıyor ikisinin de. Göğüs çok güzel bir şey, erkekteki pek bir halta benzemiyor ama kadındakinin her boyunun ayrı bir güzelliği var bence. Midaircondo, isveçli bir grupmuş bu da. 'Serenade' çalan parçanın adı. 'I was on your bed, you didn't see me' diyorlar. Yatağında yatıp görülmediğimiz tüm insanlara adardım bunu eğer bir sivrisinek olsaydım. Lou Barlow 'Caterpillar Girl' işte geceyi kapatabilecek bir parça.
09 Ekim 2006: Hastalandım sonunda. O yüzden sadece huysuz şeyler yazıp gideceğim. Hastalık TDK sözlüğüne göre, 'Organizmada birtakım değişikliklerin ortaya çıkmasıyla sağlığın bozulması durumu, rahatsızlık, çor, dert, sayrılık, illet, maraz, maraza, esenlik karşıtı' imiş. Virgülle ayrılan kısımdakilerin hepsini kemiklerimde hissediyorum şu anda. Daniil Kharms'ın inanılmaz kitabı 'Ufak Tefek Olaylar'ı okuyorum. 'Ne gözleri ne de kulakları olan kızıl saçlı bir adam vardı. Ne de hiç saçı olduğundan ona kuramsal olarak kızıl saçlı adam deniyordu. Konuşamıyordu, ağzı yoktu çünkü. Burnu da yoktu. Kolları ya da bacakları bile yoktu. Midesi yoktu, sırtı yoktu, omurgası yoktu, iç organları falan da yoktu. Hiçbir şeyi yoktu' Bu yüzden kimin hakkında konuştuğumuzu bile bilmiyoruz. En iyisi onun hakkında daha fazla konuşmamak' Bir hikayesinin tamamı bu kadardı ve o kadar hoşuma gitti ki. Ben de böyle şeyler yazmak istiyorum. Haftanın kitabı Daniil Kharms 'Ufak Tefek Olaylar', haftanın albümü The Devastations 'Coal'. Cep telefonu tam pili bitmeden önce 'Didudi' diye bir ses çıkartır ya, işte şu anda öyle hissediyorum kendimi.
08 Ekim 2006: Sabah 09:51'de uyandım. Saati tam göremedim çünkü elektrikler kesik olduğu için ışığı devre dışı kalmış. Sonra karanlıkta çişimi yaptım kenarlardan taşırmamaya çalışarak. Işık varken gözüm kapalı bile yapabiliyorum ama karanlık oldu mu mutlaka 4 5 damla atlıyor kenarlardan özgürlüklerine. Sonra canım kardeşim Memo'nun çoktan kalkıp oturma odasında dergi okuduğunu gördüm. Bu haftasonu İstanbul'daydı ve çok güzel vakit geçirdik her zamanki gibi. Bugün ondan ayrılırken yine içim burkuldu. Memo ile Alkazar'da 13 adında bir Gürcü-Fransız filmine gittik. İnanılmaz heyecanlı bir filmdi, gerim gerim gerildim (7/10) Hollywood versiyonu yapılacakmış yakında. Eskiden Avrupalılar yapardı Hollywood filmlerinin tekrarını, şimdi tersine döndü. Param var ne istersem çekerim şımarıklığı bence yaptıkları. Sonra 2 saat spor yaptım ve evde 'A Scanner Darkly'yi izledim. Sonra da hastalık başlangıcında gelen kırıklıklardan geldi üzerime ton balıklı makarnamı yerken. Boğazım da ağrıyor. Eskiden boğazım ağrıyınca sigara içemeyeceğim diye üzülürdüm. Şimdi sigara içmiyorum ama yine de üzgünüm ağrıyor diye. Hastalansam şımarabileceğim tek kişi kendimim ve ben de şımarıklığa hiç dayanamadığım için asabileşiyorum. Kendimle kavga etmesem daha iyi olacak sanırım. Haftasonu iki kitap (Nabokov 'Cinnet' ve 'Humorous Quotes') ve yeni çıkan solcu dergi 'Red' aldım. Red çok başarılı bir dergi, Hakan Gülseven çıkarıyor ve düzen karşıtı. 24 tane yeni keşif yaptım. Okkervil River, Rachel Yamagata ve Six Organs of Admittance en iyileriydi. Bir de bu hafta sonu, kangruların yavrularının bir aylıkken annenin rahminden çıkıp ısıyı takip ederek ve sadece 2-3 santim boyundayken sürünerek keseye girdiklerini ve orada altı ay boyunca meme emerek büyüdüklerini öğrendim.
05 Ekim 2006: Bugün sabah tam sekizde alarmım çaldı, hangi şarkıydı hatırlamıyorum çalan. 5 dk için snooze'a bastım. Tam beş dakika sonra, tekrar çaldı. Yatağın sağından kalktım. Gece yastıklarımdan birisi yere düşmüş. Hüzünlendim biraz onu öyle boynu bükük duvara dayalı görünce. Terliklerime bakındım bir süre ama sanırım onlar benden önce uyanmış, kahveyi yapmaya mutfağa gitmişlerdi bile. Yavaşça tuvalete girip çişimi yaptım. Mutfağa gidip tost makinesini çalıştırdım. Dönüp traş olmaya başladım. Traş makinem iki gün önce bozulduğu için yeniden traş bıçağına dönmek zorunda kalmıştım. Yüzümü Gilette köpükle köpürttüm ve hızlı bir şekilde traş oldum. Bu arada çenemin sağ arka tarafında bir tutam sakal kalmış. Sonra mutfağa gidip kepekli ekmeğin arasına 2 dilim domates ve beyaz peynir koyup tostumu hazırladım. Ayakta mutfak bankosuna dayanıp tostu yerken hiç bir şey düşünmedim. Sonra yeniden tuvalete gidip dişlerimi fırçaladım, roll-on sürdüm, moutwash ile ağzımı yıkadım. Müşteriye gideceğimizi için takım elbisemi giydim. Kravatımı (hırvat buluşu) bağladım ve parfüm (fransız buluşu) sıktım. Son anda cep telefonumu (amerikan buluşu) unuttuğumu farkedip odaya döndüm ve alıp cebime koydum. Ayakkabılarımı sildim, ceketimi giydim ve arkama bile bakmadan kapıyı kilitleyip çıktım. Arabanın anahtarını unuttuğum için arabadan söylene söylene döndüm, tekrar kapıyı açtım ve anahtarı aldım. Bir gün daha başlamıştı ve düne çok benziyordu ve ondan önceki güne ve ondan öncekine...
04 Ekim 2006: Ramazanda tüm gazeteler dini yayınlar yapmaya başladı her zamanki gibi. Bende bu trende uymak için bugünkü konumuzu Allah'a ayırdım. Allah, tek başına ve vurgu ilk hecedeyken acı nidası olarak kullanılır. ör. 'Yandım Allah'. H harfi düşüp iki tanesi yanyana geldiğinde şaşırma ünlemi olur. Ör. 'Alla alla beş dakika önce gördüm daha' Beş altı tanesi yan yana kullanıldığında savaş çığlığı olur. Ör. 'Allah!Allah!Allah!Allah' Gördüğünüz gibi Allahın kendisi birdir ama kullanımı içinde geçtiği cümleye göre pek çok olabilir.
02 Ekim 2006: Eskiden pul koleksiyonu yapardım, şimdi de kitap ayracı ve konser biletleri biriktiriyorum. Koleksiyonculuk hangi ilkel içgüdümüze hitap ediyor bilmiyorum ama koleksiyona katılan her yeni parçada ufak bir orgazmik haz var. Türkçe sözlü hafif batı müziği deyimi artık kullanılmıyor, batı müziğini çok fazla erittik potamızda galiba. 'Aboneyim abone'ydi Türk popunu patlatan şarkı ama bugün kimse hatırlamaz bile o şarkıyı. Abonelik olgusundan hayatım boyunca ürpermeme sebep olan sözleri eminim sanal çöplüğün bir yerlerinde vardır. Zeki Müren'e 12 Eylül'de 'Size neden paşa diyorlar?' demişler, 'Ankara'dakilere ibne diyemedikleri için' demiş diye bir fıkra okudum. Gerçek sanat güneşiydi o adam sahiden. Bazı adamların öldüğü anları haber alışınız hiç akıldan çıkmıyor. Adile Naşit'i, Zeki Müren'i dün gibi hatırlarım mesela. Kodak artık filmli fotoğraf makinesi üretmeyeceğini açıklamış. Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavardan bir darbe daha anılarımıza. Bir tek pikapları yok edemiyor, o iğneler öyle derinden bağlamış ki bizi kendisine. Şimdi çocukları ile iletişim sorunu çekenler için sunduğum çeviri hizmetinden biraz örnek vererek bitireyim, bıcıbıcı yapmak=yıkanmak, kaka yapmak=sıçmak, pipi=malafat.
01 Ekim 2006: Ekimcim hoşgeldin canım. Tüm ayların içinde en melankolik, en güz, en yaprak dökücü etki yapan, en gardrop değiştiricisi olduğun için belki de sana olan sevgim. Yıllar önce bir gün rüyamda Kasım ayında öleceğimi görmüştüm. O zamandan beri Kasım aylarından tırstığım için sanırım, Ekim'e olan sevgim de kabardı. U2'nun 'October' adlı enfes parçasını da anmak istiyorum bu noktada. Bu sabah erkenden kalkıp canım kardeşim Efe Olgun'la birlikte sahile koşmaya gittik. Bebek'ten Baltalimanına yaptığımız tempolu koşunun her metresinde neden yaşadığımı tekrar hatırladım. Koşarken aldığım zevkin yanına yaklaşabilen tek duyguyu buraya anlatabilmem için 18 yaşından büyük olduğunuza dair onayınızı almam gerekir. Az önce Lale İzmir'e döndü ve ben yine hüzünlendim. Kemeri İtalyan bir nalbant olan Tomaso Kellioni adında bir adamın icat ettiğini öğrendim bugün. Bu adamın icadı olmasaydı, bir çok kişi milyon dolarlık iş sunumlarını pantolonları ayak bileklerindeyken yapacak, dolayısıyla ciddiye alınmayacak ve anlaşmalar suya düşecekti. Şu anda ekonominin dönmesine bu kadar katkı yapan buluşuna rağmen eminim ki bu buluşundan 5 liret (artık euro biliyorum ama liret daha sempatik çünkü ingilizcesi lira) bile almıyordur varisleri. Demek ki dünya adil bir yer değil. O zaman Black Box Recorder'ın dediği gibi 'Kill yourself or get over it'. 'Ben olmayınca bu güller bu çiçekler yok, kızıl dudaklar mis kokulu şaraplar yok, sabahlar akşamlar, ay, güneş, yıldızlar yok, ben varsam var dünya, ben yoksam yok' dörtlüğü her şeyi en kısa haliyle anlatmış zaten Hayyam'ın, üzerine laf söylemek çok boş olur. Yedi yıl önce buraya yazmaya başlayan Sencer'le aramda hiçbir bağ kalmadı, sokakta yanımdan geçen adam kadar yabancı bana. Daha ne kadar yolum kaldı acaba, durmak da istemiyor değilim hani. Double negative kullandım burada, dilde en sevdiğim ama anlaması da en zor şekerlemelerdir double negative'ler. Demek istediğim o ki, Reha Muhtar'ın Gülşen'le yattığı bir dünyada güzellik, çirkinlik kavramları ve kadın erkek ilişkilerinin baştan tanımlanmasının zamanı gelmiştir. Haftanın kitabı John Fowles 'Koleksiyoncu', haftanın albümü The Frames 'The Cost'
29 Eylül 2006: Çok fazla yazım ve gramer hatasını yaptığımı farkettim buraya yazarken. Bu yüzden kendi kendime bir gramer dersi vermem gerekiyor sanırım. Dersimizin adı 'Çubuk Gramer'. İlk konumuz dahi anlamındaki de'lerin ayrı yazılması. 'E i n s t e i n öldüğünde beynini saklamışlar' cümlesinde Einstein öyle bir dahidir ki her harfi ayrı ayrı yazmaktan başka çaremiz kalmamıştır. Hayatta en çok sevdiğim kişi olan kardeşim Lale geliyor bu akşam, dolayısıyla çok mutluyum. The Frames yeni albüm 'The Cost' olağanüstü güzel bir albüm olmuş. Palyaço fobisi ne kadar yaygın bir şey. İnsanları güldürmek için varolan bir meslek grubu olmasına rağmen, bir sürü insanın ödü kopuyor palyaçolardan. 14-15 yaşlarında Stephen King'in 'It' kitabında yeralan palyaçodan öyle korkmuştum ki, arkama bakmadan yürüyemiyordum. Benim palyaço fobim yok, sirk elemanlarından hiçbirinden korkmam hatta. Klostrofobi ve Ophidiofobi (yılan korkusu) var bende. Fobilerin çok havalı isimleri oluyor. Yılan korkum var yerine Ophidiophobiam var dediğimde insanların 'Vah vah yazık adama' demeleri ihtimali çok daha fazla mesela. Hobilerin böyle isimleri yok. Tayland'da bir kobranın sırtına ellemiştim, çok çok garip bir histi. Kendi kobram dışında ilk kez bir kobraya elliyordum. Tayland dedim de, nasıl özledim oraları yahu. Bugün bir değişiklik yapıp hiç beklemeyen birine 'Seni seviyorum' diyeceğim. Bildiğimiz aşk sınırları dışında kullanıldığında bile o kadar güçlü iki kelime ki, açamayacakları bir kapı olduğuna inanmıyorum. En katı kalpleri bile eritebilen bu sihirli sözcükler ki, dudak aralığından geniş yer kapladığından mı nedir, söylemesi de aynı derecede zor. Buna alıştırma olması için 'Seni özledim'le de başlayabilir, yavaş yavaş dozu arttırabilirsiniz. Bütün tüylerimi aynı anda ayağa kaldırıp çılgınca salsa yaptırmaya başlayan iki şey, sakız çiğneyen kızlar ve küfür eden kızlardır. Eğer sakız çiğneyen bir kız küfür de ediyorsa, yanında 'Yandım Allah' nidalarıyla kaçasım gelir. Açılmamış sakız pakedine bile dokunamayan ve bunun sebebini soran herkese de 'Ehehe bilmem ki!' demek zorunda kalan biri olarak diyorum ki, 'O şişirdiğiniz balon yüzünüzde patlar inşallah'. İnşallah demişken, bu ramazandaki ilk alkol tüketim de bu satırlara eşlik ediyor şu anda. Oldum olası Ramazan'daki alkol tüketiminden doğan günahın normal zamanlardakine oranını merak ederim. Üç kutsal ayın üçü de erkek ismi olarak dilimizde kullanılıyor. Recep, Şaban, Ramazan. Ama yaptığım araştırma neticesinde, bu adların asla aynı takımda orta sahada yanyana oynamış üç futbolcuda görülmediğini farkettim. Kızlarda da Nisan ismi var sanırım, ama onda pek bir kutsallık yok. Daha çok pavyon şarkıcısını anımsattı bana. Hayatımda pavyona gittiğimden değil. Cazibesini de anlayamadım bir türlü o olayın zaten. Masanıza gelen bir kadınla sohbet etmek için bir şişe şampanyaya değerinin 10 katını ödemenin çekici kısmını cidden merak ediyorum. Hesabı ödeyemeyenlere bulaşık yıkatma geleneği, sadece filmlerin uydurduğu bir şey mi, gerçek uygulamaları var mı acaba? Kafeteryalarda yemek yerken ağzımıza soktuğumuz çatal bıçağın daha önce binlerce ağza da aynı şekilde girdiğini, onlara da aynı cilveleri yapıp, aynı derecede haz aldığını kaçımız hatırlıyor?
27 Eylül 2006: Bundan tam 18 yıl önce nasıl göründüğüme dair bir resim geçti elime, yaklaşık şöyle bir şeydim ->
Bu hızla seksileşmeye devam edersem 4 yıl sonra böyle olacağım sanırım ->
. Bir de 74 Ağustosunda bir karışıklık olsaydı ve Fransa'da bir sahil kasabasında doğsaydım ne kadar farklı biri olurdum. Buraya şöyle şeyler mi yazardım acaba? Je devine que j'étais toujours le meme homme. Je parlerais français fluent naturellement, et je ne pense pas que je mangerais le dolma et mantı. Ramazanda bira satın alırken biraz olsun utandığımı farkettim kasiyerden. Sanki beni için için kınıyormuş gibi geliyor. İlkokulda herkes altına çişini en az bir kez altına kaçırmıştır. Hatta bazı travmatik çocukluk geçirenlerimiz de kakalarını da yapmışlardır bence. O ıslaklığı hala dün gibi hatırlıyorum. Paçalardan sızar bir de, o çok kötüdür. Altına işeyen çocukların ileride ne kadar başarılı olduğu gözlemlenip incelenmeli bence. Sıçanlar için pek ümit yok, onlara araştırma kaynağı harcamanın lüzumu da yok. Gerçi tüm laboratuvar deneyleri de sıçanlar üzerinde yapılıyor ya neyse. 'Well, there's one thing to be said for money. It can make you rich.' demiş Tom Robbins
26 Eylül 2006: Bugün şirketin birkaç işi için notere gittim. Sadece yanında çalıştırdığı adamların bir takım kağıtlara mühür vurması sonucu birkaç dakika içinde yüzlerce ytl kazanmalarına çok şaşıyorum bu noterlerin. Aslında mesleğin adında bile bunun ipuçlarını görebiliriz. No + ter yani ter yok, yani yan gel yat gelsin paralar. Canım kardeşim Memo aradı az önce ve uzun uzun konuştuk. İzmir'den sık sık açtığı telefonlar sırasında, ne kadar yorgun ya da keyifsiz olursam olayım beni yerlere yatırabilen bu muhteşem insanla 25 yıldır dost olduğum için o kadar mutluyum ki. Üniversite açıldığı için okul tamamen doldu. Etrafta bir sürü çocuğum yaşında genç dolaşıyor. Doğuda doğsaydım ve 12 yaşında çocuğum olsaydı bazıları çocuğum yaşında olacaktı gerçekten. Ben de bu kadar toy mu gözüküyordum acaba o zamanlar? İnsana her yaşında 'Bundan daha olgun ve cool olamam herhalde' tavırları genlerinden mi miras acaba? Her geçen sene de geçtiğimiz yıldaki halimize bakıp yerlere yatıyoruz. Hem müthiş misafirperver bir ünü olan hem de lügatında 'Ne gülüyon karı gibi' gülümseme karşıtı inciler barındıran aziz bir milletin ferdleriyiz. Gülümsemeden vuku bulan misafirperverlik konusu aklımı kurcalıyor. Gözlerim çok kaşınıyor, göz kaşıntısı ne alametidir diye baktım nette. 'Sende gözü olanın gözü çıksın' veya 'Lazer ameliyatının garanti süresi dolmak üzere' demek olabilirmiş. Haftanın kitabı Philip K. Dick 'A scanner Darkly', haftanın albümü I am Kloot 'I am Kloot', haftanın sebzesi 'patlıcan'.
23 Eylül 2006: Domates biber patlıcan şarkısının sözlerinin Barış Manço ilk aklına geldiği gibi yazsaydı 'Patates soğan kabak' olacağını söylerler ama ben inanmam. Bazen bir kitabın içinde bir parçayı bulmaya çalıştığımda ve uzun uzun aramak zorunda kaldığımda kitaplarada Ctrl+Find fonksiyonu olmamasına hayıflanıyorum. Copy paste ve find şu anda modern insanların günlük hayatlarında en sık tekrarladıkları hareketler sanırım. Last Tango In Paris'i seyrettim sonunda ve çok beğendim. Çok yağmurluydu bu haftasonu, ıslak ve karanlık. Herşeyin ne kadar göreceli olduğunu bir kez daha hatırladım alarmın soğuk yeşil ışığına bakarken. Radyolu alarmımı Eksene ayarlıyorum ki sabahları sevdiğim bir şarkıyı duyarak uyanayım diye. Eve temizliğe gelen Esma abla da her seferinde başka bir kanala ayarladığı için, ayda iki kez bağrı yanık bir sesle nefes nefese uyanıyorum. Herkes 'Yaz bitti ah vah tüh' diyor ama ben çok mutluyum kış geldiği için.
21 Eylül 2006: Saat 12:24 oldu ve ben hala yeni albümler keşfediyorum. Dostum Cem Kurşun'un bana bıraktığı muhteşem arşivinin ilk 200 albümünü tarayabildim henüz ve şimdiden başta Bloem De Ligny, Angil ve Augie March olmak üzere bir ton büyük keşif yaptım. Çok mutlu uyuyacağım bu gece. Tom Petty ustanın yeni albümünü dinliyorum şu anda. Açılış parçası 'Saving Grace' enfes. Haftanın kitabı 'Parfümün Dansı', haftanın albümü Tom Petty, 'Highway Companion, haftanın rüküşü Ebru Gündeş (o elbise üzerine yakışmış ama o ayakkabıyla, o çantayı alıp dışarı çıkarken aklını Perşembe pazarında bırakmıştın sanırım Ebru!) Çok uykum geldi ama yatmak istemiyorum, müzik çok güzel. Kolaya aspirin atıp içerlerdi üniversitede uyanık kalmak için. Ben hiç denemedim bunu. Tam tersine kolaya uyku ilacı atıp sonra da böyle gülüp hiçbir şey yapmadan ben de uyuyordum. Singer songwriter ekolünden bu aralar Tom Baxter ve Josh Rouse tavsiye ederim. Oryantalist dansçı ekolünden Asena, tavernacı piyanist ekolünden de Hayko çok iyidir. Biraz daha uyumazsam yarın aşık olma ihtimalim kalmayacak sanırım. İnsanların sadece iyi bir uyku çektikleri ve güzelce dinlendikleri gecelerin ertesinde aşık olduklarına dair 0062-ASK kodlu teorim böyle söylüyor. The Veils ikinci albüm 'Nux Vomica' çok iyiymiş, o çalıyor şimdi de. Tayland'da darbe oldu, Elif Şafak beraat etti, kimsenin memesi gözükmedi bugün.
20 Eylül 2006: Leonardo da Vinci'ye saygılarımı sunup, bugünkü günlük yazımı kendisine adıyorum: mırınas miyedmünüg rib sret, idemetsi kamzay yeş ribçih mınac nüguB. muroyızay netsret iyeşreh nedzüy O. Bugün doğan ve hala ismi bulunamayan çocuklara isim: erkek olursa (.) ikiz olursa (:) çapkın olursa (;) ve gay olursa (?)
19 Eylül 2006: Bu günlüğü ben öldükten 20 yıl sonra okuduklarında (o zaman Internet olur mu acaba, olmazsa yerine ne olacak?) 'Vay be ne akıllı uslu çocukmuş' diyecek otoriteler benim hakkımda çünkü yediğim bokların hiçbirini buraya yazmıyorum. Dıştan masum, yanakları sıkılası gözüken ama içinin bazı yerleri kokuşmaya başlamış bir adam olduğumu ben zaten biliyorum. Herkesin de öğrenmesine gerek yok di mi günlükçüm? Türkmenistan'ın psikopat diktatörü, Türkmenbaşı Saparmurad Niyazov'un Ocak ayına kendi adını verdiğini, yazdığı Ruhname'nin tüm okullarda ezberlenmesinin şart koşulduğunu ve adım başı heykellerinin olduğunu okudum. Projelerimiz ilerlemeye devam ediyor, birkaç haftaya kadar ilk çalışanımızı alabiliriz. Bir arkadaşım rüyada can sıkılmasının ne anlama geldiğini sordu bugün. 4 sene önce yazdığım 'Rüya Tabirleri ve Siz' adlı kitabımda kıçınızın açıkta kalması dahil tüm rüyaları yorumladığım için, hemen yanıtladım. Rüyada can sıkıntısı, öğlen yenilen baklagillerin yavaş yavaş kalın bağırsak yoluyla kendilerini dışarı atmakta olduğu anlamına gelir. Dışarı çıkan gazlarla birlikte sıkıntı da hafifler. Hayatımı burçlar, rüya tabirleri, kahve falı ve magazin dergileri arasında geçirmek istediğimi sanıyorum. Yarın da böyle hissedersem ve ortağımı ikna edersem, 'Inveon Rüya Tabirleri, Burç, Kahve ve El Falı Ltd. Şti.' olarak devam edeceğiz bundan sonra. Hugo Sanchez vardı eskiden, her attığı golden sonra havada takla atardı. Çocukken çok hayrandım o taklalarına. Gol atsın diye beklerdim Meksika 86 dünya kupasında. Bir de Asala ile ilgili terör haberlerini çok hatırlıyorum o zamanlardan nedense.
17 Eylül 2006: Pazar, pazar, pazar. 'Pazar keyfi' var bu akşam ama eminim yarın okula geri dönecek 14 milyon çocuğun ağzında tatil bittiği için berbat bir tat vardır. Haftasonu sevgili dostum Cem Kurşun ve kız arkadaşı Berna bende kaldılar. İki gün boyunca müzik yedik, içtik ve soluduk. Cem tüm arşivini DVD olarak bana bıraktı. 2 ay boyunca durmadan yeni gruplar keşfedeceğim. Rüyamda yanlışlıkla bir çocuğu evlat edindim ve sonra 'Ulan ben kendime bakacak para kazanmıyorum bu çocuğu nasıl yedireceğiz?' diye panik oluyordum. Odada varlığını hatırlatmak isteyen birisinin boğazını temizlemesi veya öksürmesine benzer şekilde tanrının varlığını sorgularken birden bir öksürük duyan ve en sonunda bunun tanrı olduğunu anlayan bir adamla ilgili bir hikaye fikri geldi aklıma. Inveon t-shirtleri yaptırdık kendimize. Yürüyen reklam panosu gibi geziyorum sokaklarda. GOP'dan ciğer alıp yedim yine bugün. Oradan devamlı ciğer aldığım için ben onların ciğerini bilirim diyebiliyorum artık.
14 Eylül 2006: Bugün farkettim ki her şey zıddı olduğu için var. Güzellik sadece, çirkin olduğu için anlamlı. Aynı şekilde arada mutsuz olmasaydık, mutlu olduğumuzda karnın üzerinde uçuşan kelebekleri hissedemezdik sanırım. Bu yüzden arada mutsuz olduğumuz için mutlu olmamıza karar verdim ama sonra aklım karıştı ve orada durdum. Bazen çok sıkışıp da tuvalete girdiğimde, klozete oturur oturmaz pat pat pat diye dışkıları salladığımda içimi bir huzur kaplıyor. Bu huzura 'bok yaydan çıktı' huzuru adını verdim. İnsana kendi osuruğu neden kötü kokmaz hiç anlamam. Bir de çok boktan bir konu olacak ama son olarak kış gecelerinde osurduktan sonra yorganı başından yukarı çekip koklamaya 'Dutch Oven' deniyormuş. Kardeşim Hasan ve eşi Arzuhan'ın yeni doğan bebekleri Iraz'ı ziyaret ettim bu akşam. Çok tatlı ve minicikti. Ben de çocuğum olunca Hasan'ın kızına bakarken gözündeki parlamaya sahip olacak mıyım acaba? Kız olursa adı kesin Selin olacak ama erkek olursa bir kahramanlık yapmasını beklemek zorunda kalabiliriz, elimde hiç isim yok.
13 Eylül 2006: Bugün şans eseri günlüğümün başka insanların eline geçtiğini ve okunduğunu farkettim. Bundan sonra bir daha ortalık yerde bırakmamaya söz verdikten sonra günlük işlerime döndüm. Bir adet yazıcı aldık bugün ofise. Askerliğimi yazıcı olarak yaptığım için ben bu işe talip olmuştum ama aynı zamanda fax ve scanner özellikleri olduğu için sonunda Xerox PE 220 de karar kıldık. PE neyin kısaltması bilmiyorum ama çok havalı olmuş bence. Sencer SB 640 desinler bana da bundan sonra. Müziklerim bilgisayarıma sığmaz olduğu için 80 GB lık bir portable hard disk aldım bir de. Türkiye'de 1.5 milyon Fatma, 1.1 milyon Ayşe, 1.5 milyon Mehmet ve 1.2 milyon Mustafa varmış. Yani yaklaşık 12 kişinin olduğu bir odada bu dört ismi arka arkaya bağırsanız kesin birisi 'Efendim?' diyecektir. Q gelmiş geçmiş en güzel şarkı olarak Oasis 'Live Forever' seçmiş. Benim için nedir diye düşündüm, sanırım Tindersticks 'Rented Rooms'.
12 Eylül 2006: Bugün hemen hemen hiçbir şey olmadı. Bütün gün last fm de harika şarkılar dinledim. Şirket sitemizi İngilizce'ye çevirdim. Saçlarımı üç numara traş ettirdim ama bütün bunları yaparken sıkıldım ve üzülmeyim diye sıkıldığımı çaktırmamaya çalıştım. Ama o zaman da huysuzlaştım ve bir kısır döngüye girdim. Yomiden mozaik pastanın asıl adının 'Gato Salam' olduğunu öğrendim. Kendime bir Bordeux şarabı açıp Fener-Bordeux maçını izleyecektim, ama Bordeux şarabının şisesinin kaça olduğunu öğrenince moralim bozuldu ve vazgeçtim. Cooper Temple Clause sonunda üçüncü albümünü çıkarıyormuş. İlkokullarda yazı yazmayı el yazısı ile öğretiyorlarmış artık. 'Güzel Yazı' derslerine gerek kalmadı demek. El yazısı çok komik bir şey. Bazı harflerin nasıl yapıldığını unuttum bile. El yazısı okuma yazmam yok yani sanırım benim.
11 Eylül 2006: Çok yorgunum. Gece 10'da eve gelmeye alışamadım hala. Kitabımı okurken gözlerim kapanıyor. Bugün 11 Eylülün 5. yıldönümü. '63 kuşağındakiler Kennedy vurulduğunda nerede olduğunu hatırlarmış, bizler de 11 Eylül'de nerede olduğumuzu hatırlıyoruz. Gerçekten çok korkunç bir gündü. Amerika'da ofisten erken eve yollamışlardı hepimizi. 'United 93' filmi ve 'Kuzey Kulesi 107. kat' çok güzel eserler bu konuda. Tristram Shandy'yi seyrettim sonunda Tuba ile. Çok hoşuma gitti 18.yy da bir rahibin bu kadar absürd şeyler yazmış olması. Bugün KOSGEB binasındaki komşularımızla tanışmaya gittik. Bir kısmı çok içten karşıladı, bir kısmı da 'ne yapıyor bu deliler?' bakışıyla baktı bize. Gözlerim kapanıyor, gidip biraz daha kitap okuyayım en iyisi.
07 Eylül 2006: Bugün bütün gün Beylikdüzü'nde CEBIT Teknoloji Fuarındaydık. BU teknoloji acaip bir şey. Her şeyi yapmışlar. Akıllı evler standı vardı. Evdeki herşeyi kumanda ile nasıl alet edebileceğinizi anlattılar. Kendi evimin ne kadar aptal olduğunu anladım bir kez daha. Yürümekten ayaklarımıza inen kara suları aldırabileceğimiz bir stand yoktu. Bir de standlara avcı mahiyetinde çok güzel kızlar koymuşlar. Ben çekimlerine kapıldığım anda hoop elime bir katalog tutuşturdular ve bir baktım ihtiyacım olmayan 2 notebook, 2 printer, 3 server ve bir sürü CRM lisansı almışım. Sonuç olarak teknoloji harika bir şeymiş. Herkes teknolojinin gelişmesi için kendi evinin önünü teknolojilettirtse, bütün ülke kalkınır bence. İnsanların benle ilgili en çok merak ettikleri üç soruyu da yanıtlayım sana şimdi de: (1) 65,000 USD için hamam böceği yer misin? Cevap: Evet ve ayrıca TCMB satış kuru üzerinden YTL karşılığı için de yerim (2) Türkiye'den ve dünyadan birer kadınla birlikte olsan kimler olurdu? Cevap: Türkiye'den Tuba Ünsal, yabancı olarak Naomi Watts (Tuba da sanırım aynı soruya cevaben beni söylemiş sağolsun) (3) Bayan voleybolunda yanlış olan nedir? Cevap: Yeniden eskisi gibi mayo altlarıyla çıkmalılar sahaya, yanlış olan budur işte. Stuart Staples solo albüm çalıyor, 'The Path'. Aşkım Lhasa de sela ile de 'That Leaving Feeling' diye bir düetleri var bu albümde. Bu şarkının klibine de buradan erişebiliyorsunuz. Şarap da tatlı tatlı damarlarımdaki yolculuğuna başladı. Perşembe perşembe içki mi içilir diyenlere tek bir cevabım var, 'İçilir'. 'İçki haftayı gün ve saatlere bölmez' diye bir sözüm vardır benim. Yani yoktu da şimdi uydurdum ama güzel oldu sanırım. Üst kat komşularım apartmandan taşınmışlar, çok sevindim. Gecenin birinde avazı çıktığı kadar çocuklarını azarlayan bir kadındı anneleri. Gün içinde anneden işitilen azarın saati ilerledikçe çocuğun ruh sağlığındaki kalıcı zararların da ilerleyeceğini düşünüyorum. Hiç bir komşumu tanımıyorum bu apartmanda. Keşke yıllar önce atasözlerine gereğinden fazla güvenip bu kadar komşu almak yerine ev alsaydım. Şimdi de çok pahalı evler. Param ancak bir evin dış kapısını almaya yetiyor (o da çelik değilse) Ben evimi çok seviyorum. 'Entertainment Center'da elektro baterimde sevdiğim şarkılara eşlik ediyorum, sonra boks torbasında stres atıyorum. Sonra kapının önündeki ütü izinin üzerinden atlayıp tuvalete gidiyorum. Tuvalette çok uzun kalıyorum çünkü kitap okuyorum. Kitap okudukça bağırsaklarım temizleniyor, bağırsaklarım temizlendikçe beynim çalışıyor, yarım saatlik komple bir alt üst vücut çalışmasından sonra dışarı çıkıp mutfağa gidiyorum. Mutfaktaki çekmecelerin hepsi teker teker intihar ediyor yuvalarından atlayıp. Dolap sapları ellerimde kalıyor ama yine de kalan sağlar bizimdir deyip süt koyuyorum kendime. Süt, osteoperosise karşı koruyor beni sağolsun, ben de onu bakterilerin saldırılarından korumak için buzdolabına koyuyorum. El yazım gün geçtikçe çirkinleşiyor. Şu anda yazı yazmayı bilmeyen bir adamla aramda çok ince bir çizgi var ve 1-2 seneye kadar, o çizgiyi geçebilirim. Sol orta parmağımdaki kalem dayadığım yerdeki nasırı çok seviyorum ama o bile yumuşamış kalem tutmamaktan. Hesap makinesi kullanmadan sekiz basamaklı iki sayıyı çarpabilen adamların beyin dalgası hareketlerine baktım, hiç bir şey anlamadım. Çıldırmış bunlar dedim geçtim. Anlamadığın şeylerde karşı tarafın deli, çıldırmış, fıttırık veya psikopat olduğunu iddia etmek o kadar kolay ki. Galileden beri yapılıp duruluyor bir de ben yapmışım çok mu? 420 Amerika'da ot içmeyi temsil eden sayıdır. Her yıl 20 Nisan'da (4/20) bütün üniversitelerde çocuklar halka açık yerlerde ot içerler. Otla yakalanmanın polis kodu da 420 dir. Buna refere eden o kadar çok şarkı var ki, Bob Dylan'ın "Rainy Day Women #12 & 35" şarkısında 12*35 = 420 mesela. Biz çocukken İzmir'de İstanbul'un kullanamadığı için bize kakaladığı troleybüsler vardı. Boynuzlu da derlerdi bunlara. Tepelerinde boynuzlar vardı ve yolun üzerinden geçen elektrik direklerinden aldıkları güçle çalışırlardı. Yerlerinden çıktığında şöför inip elle düzeltirdi. Çok saf bir ulaşım aracıydı. Troleybüslü, Sermet Erkinli, cep telefonsuz, uykudan önceli yıllar gerçekten çok mu saftı, şimdi ben büyüdüm diye mi öyle geliyor acaba? O zaman şimdiki çocuklara da bu yıllar saf mı gelecek?
06 Eylül 2006: Bugün ofis dolaplarımız takıldı. Dolapları yapan usta, onları yerine oturtabilmek için bir kaç kez evirip çevirmek zorunda kalınca, 'Ne dolaplar çeviriyorsun İlter usta?' esprisi yaptım ama bana soğuk soğuk baktı sadece. Gün ortasında BÜMED'e gidip koştum bir de, çok hoşuma gitti bundan sonra da yapacağım sanırım. Bugün yüksek bir basamağa atlamaya çalışırken ayağımda kösele ayakkabılar olduğu için yere yapıştım. Takım elbiseli birinin yere düşmesi normal giyimli birinden iki kat daha komik oluyor sanırım. Kendi halime güldüm. Maslaktaki Office Superstore'dan masama koymak için bir çerçeve aldım. Şimdi tek yapmam gereken içine koyacak resmi bulmak. Haftanın kitabı 'Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları'. Varlık vergisi,6-7 Eylül olayları. Homojen bir Türk toplumu yaratmak için bu kadar çaba harcadılar da noldu? Haftanın albümü, Tool '10000 Days'
05 Eylül 2006: İkinci gün de bitti. Henüz satışlar patlamadı. Tahminen, yarın patlayacak. Sanırım insanların alışveriş rotaları üzerinde olmadığımız için. Kanyonda mı bir yer açsaydık acaba? Ama orası da kışın buz gibi olur. Bugün yeni kartvizitlerimiz geldi. Pek havalı olmuş. Benimkinde Sencer Berrak, Yomi'ninkinde de Yomi Kastro yazıyor. Ama gerisi tamamen aynı. Dikdörtgen şeklinde, beyaz zemin üzerine. Bir de mini buzdolabı geldi. Aynı gerçek bir buzdolabı gibi ama soğuktan boyu kısacık kalmış gibi düşün. İçine yine de her türlü içecek konabiliyor. Sonra yeni sitemizi bitirmek üzereyiz, bu hafta açacağız. Nektarin çok güzel bir meyve (meyva değil, meyva daha tüylü olanına deniyor, şeftali meyvası, nektarin meyvesi) Birazdan duş başlığıma rica edeceğim bana masaj yapsın. Alışkın değil bünye birden bire böyle yoğun çalışmaya. 'Inveon Bilgi Teknolojileri Danışmanlık ve Ticaret Limited Şirketi' o kadar uzun bir isim ki, Gılgamış destanını hatırlatıyor bana.
04 Eylül 2006: Bugün ilk günüydü yeni işimin. sabah 7:45 de heyecandan gözlerim pat diye açıldı. Erkenden ofise gittim. Kendi işimi yapıyor olduğumu henüz idrak edemedim, zamanla dank edecek herhalde. Ofiste ne eksik kaldı, size ne alalım diyen eşe dosta 'Para sayma makinemiz eksik bir tek' dedikten sonra muhahaha diye güldüm. Nasıl güldüğümü duymak için buraya tıklayın. Bir şirkette çalışıp işten adımını atar atmaz her şeyi unutabilmekten çok farklı ama. Şu anda tırsmıyor değilim. Yarın bir kartvizitlerimiz gelsin bakalım.
03 Eylül 2006: Bu günün yarısından fazlasını Rock n Cokeda Reamonn, Editors, Placebo izleyerek geçireceğim. Sabah annem ve Lale İzmire döndü, moralim bozuldu. Masajlı duş başlığı aldım kendime, çok mutluyum. Elif Şafak 'Bit Palas' enfes bir romanmış. Ustaları erken yaşta ölünce yağ bal işine girmek zorunda kalan çocuk işçiler geldi aklıma birden ve hüzünlendim. Kunderadan enfes bir söz okudum, 'Yavaşlıkla anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. bir şey anımsamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır...' E ben niye durmadan koşuyorum peki? Allah'ın 99 adı arasında el-kerim, el-veli, el-hamid, el-metin, el-celil gibi bir yığın kullandığımız isimler varmış. Bu insanlar biliyorlar mı acaba Allahla adaş olduklarını? Sencer kale demek ama benim bu adı taşımamın kale gibi sağlam olmamdan çok, dedemlerin erkek çocukları olmadığı için soyadlarını devam ettirmek için yapılan ufak bir oyuna borçluyum. Mehmet dedemi çok özledim. Küçükken bana hep içinde arap atları olan hayali bir çiftliği anlatırdı. Arap atı ne demek anlamadığım için kapkara, başlarında kefiye olan atlar gelirdi gözümün önüne. Alzheimerinin ilerlediği ve aklının başında olmadığı o son zamanları gibi değil de, o incecik bacaklarının üzerine giydiği şort pijaması ile çiftliğimizi anlatırken hatırlıyorum hep onu.
02 Eylül 2006: Sabah tam sekizde camlara vuran sert yağmur damlalarını kıramayarak uyandım. Çıldırtan Ağustos sıcağına dayanmayı başardığımız için Tanrı'nın bize layık gördüğü teşvik primi edasıyla durup durup başladı tüm sabah. Dışarıda minicik bir saçak altında, sığındığı karton kutusu, eriyip bulamaç haline geldiği için usul usul titrerken sakalı da kaşındırmaya başlayan evsiz bir adam hayal ettim yarı uyuklarken. Beş dakika bile sürmedi vicdanımla hesaplaşmam ve hemen ardından, diğerlerine uyup, tek başıma bir şey değiştiremeyeceğim düşüncesinin göz kapaklarımı ağırlaştırmasına izin verip sıcacık yatağımda uyuyakaldım. Uyandığımda dünya beşincisi olmayı umarken altıncılıkla yetinen, cumhurbaşkanlığı forsunda yıkmayı başardığı 16 devletle gurur duyan şanlı milletimizin bir ferdiydim yine. Yağmur hala yağıyordu ve ben acıkmıştım. Çok acıkıp da canım hiç bir şey yemek istemediği o tatsız sabahlardan biriydi. Sadece çok iyi tanımadığımız insanlara aşık olabildiğimizi düşündüm, iki kepekli dilimin arasındaki kaşarın erimesini beklerken. Birbirinin her şeyini öğrendikten sonra, keşfedecek hiç bir şey kalmadığında, çikolata fabrikasında çalışan işçinin çikolata görünce midesinin bulanması safhasına geçtiğinizde kalkıp gitmek daha iyi değil mi? Mutlu olmak için beş yılda bir işinizi, eşinizi ya da yaşadığınız yeri değiştirin diyorlar. İşimi değiştirdim, beş yılım daha var demek ki.
01 Eylül 2006: Sokakta yürürken birdenbire avazınız çıktığı kadar bağırıp en masum cümleyi bile kursanız insanların sizden ödü kopar. Etrafınızda yürüyenler yavaşça açılırlar, anneler çocuklarının boyunlarına sardıkları ellerini sıkıca bastırırlar. Sadece herkesin konuşma volümünün üzerine çıkarak herkesi korkuttunuz işte birden. Sokakta bağıra çağıra konuşanlara meczup damgasını yapıştırıvermişler bir zaman, ama kimsenin durup dinlemeye bile cesareti yok gerçekten öyle mi diye. Bugün şirket hesabı açtırdık Yomiyle kendimize. Boğaziçi kuzey kampüse açılan mikro Akbank şubesine girererek, 'Bize bir hesap açın en kurumsalından olsun' dedik. Sonra, kuzenim Pınarın da bu siteyi okuduğunu öğrendim ve çok mutlu oldum. Havalar Eylülde sakin sakin tatilimi yaparım deyip izinlerini saklayanlara uzun zamandır sinir olduklarını teyid edercesine soğudu birden. Havadan konuştum biraz da sudan konuşayım. Ofise ne marka su almamız gerektiğine karar veremedik bugün. Bugün arka arkaya 12 kez hapşırdım. Her hapşurduğumuzda beyne daha fazla kan gidiyorsa, benim kafatasım ağzına kadar kan dolu olmalı. Dün şirkettekilerle vedalaşırken hüzünlendim bir ara ama çok da değil açıkçası. Gitmem gerekiyordu gittim diye bakıyorum bu olaya. Sanırım bir çok şeye böyle bakıyorum hayatımın bu döneminde.
30 Ağustos 2006: Sessiz sessiz ağlamak bas bas bağırararak ağlamaktan daha hüzünlü gözüküyor. Bir zamanlar her yerde Atatürk resminin çaprazında, şu ağlayan çocuk resmi vardı(
). Bütün bir ulusun ağlayan bir çocuğun resmini neden duvara asmak istediğini hiç anlamadım ama eminim incelense çok ilginç şeyler çıkar altından. Uzun zaman oldu ağlamayalı. Ne çok ağlardım bir ara evde kendi kendime sebepsiz. Şimdi çok komik geliyor. Sanırım duygularım yine nasırlaşıyor hızla. Bugün zafer bayramı akşam fener alayı var eski günlerdeki gibi. Mutlaka gitmeliyim annemlerle. 'Eğer sevilmiyorsanız, ama muhtemel bir rakibin de sevilip sevilmediğinden emin değilseniz, ve eğer bu rakiplerden birkaç tane varsa ve hangisinin sizden daha şanslı olduğunu bilmiyorsanız; eğer başka türlü dayanılması münkün olmayan bir endişeyi tahminler yürütürek mümkün kılan o umut dolu cehaletle besleniyorsanız her şey yolundadır, yaşayabilirsiniz. Fakat sonunda isim açıklandığında ve açıklanan isim sizinki olmadığında vay halinize' demiş Nabokov usta. Tanıdık bir senaryoydu hoşuma gitti. Bugün de ofise su sebili aldık. O sıcak ve soğuk su veren aletlere su sebili dendiğini bilmiyordum ben. Sebil TDK sözlüğünde 'Kutsal günlerde karşılık beklemeden hayır için dağıtılan içme suyu' olarak geçiyor. Su sebili dolayısıyla hem düşük bir tamlama hem de her kandilde bizi herkese su dağıtma külfeti altına sokuyor. Hem Yomi ile benim kutsal günlerimiz toplandığında senenin yarısı ediyor sanırım. Ateistler kurban bayramı ile ramazan bayramlarında en azından tatil yaptıkları için, gizliden bir huzur duyuyorlar ama çaktırmıyorlar bence. Bukowskinin 'Pis Moruğun Notları'nı okuyorum. Hiç bir cümlesini büyük harfle başlatmıyor bu gazete yazıları seçmelerinden oluşan kitapta. O kadar çok alkolü bir insan nasıl içebilir? Ben de çok seviyorum alkolü. Herkes çocukken bir kez kolonya içmeyi dener mi acaba? Ben denemiştim. Şimdi cesaret edemem bir daha. Yarın Pfizerde son günüm. Veda maili atmam lazım insanlara. Zor bir şeymiş 1000 kişiye gidecek maile ne yazacağını bulmak. Bu konuda bir veda mailleri antolojisi yayınlayabilirim belki. Vedadan az sonra bir merhaba geleceğini bildiğimde o kadar da acıtmıyor canımı.
28 Ağustos 2006: Bugün bir yaz yağmuru sırasında donuma kadar ıslandım ve çok zevk aldım. Müthiş zevkli bir şey ıslanmak ve bence çok gereksiz bir aksesuar şemsiye. Hem her yağmur yağdığında, fahiş fiyatlara size şemsiye satarak, yağmurun saflığını bozan adamlar da olmazdı aksi olsaydı. Cengiz Aytmatov'un 'Cemile'sini okudum sonunda ve çok etkilendim. Canım kardeşim Lalo, beni ziyarete geldi ve onu gezdiriyorum devamlı. Onunla tekek tek zaman geçirmeyi özlemişim. Bir öykü yazmaya çalışıyorum ama sonunu bağlayamadım bir türlü. Adı 'uyan uyan'. Bugün sağlık sigortası yaptırdık kendimize ve ofise sandalye aldık Çağlayandan. Müdür koltuğu ismi çok komiğime gidiyor ama dükkana girip 'Bize iki müdür, 3 sekreter koltuğu' dedik Yomiyle.
24 Ağustos 2006: Şaraba Hayyam'ın bağlı olduğu kadar bağlı değilim ama öte yandan hiç bir şeye o derecede bağlı değilim. Müzik belki sadece. Hermann Hesse'nin Siddhartha'sını okudum sonunda. Ben de beni bulmak istiyorum ama kıçımı kaldırmam lazım sanırım önce. 'I would never die for my beliefs because I might be wrong' demiş Bertrand Russell. Benim inandığım bir şey de yok ama sanırım. Kandillerde içki içmemem ne kadar da önemlidir annem için. Hatırlamaya çalışırım her seferinde ve her seferinde de unuturum. O kadar çok kandil var gibi geliyor ki bana. Hep hicri takvimin suçu. Her yıl outlookdaki tüm reminderlarını 11 gün öne çekmek ne büyük derttir araplar için. Küçükken birden bire gazete okuyup, 'Aaa bugün XX kandiliymiş, annemleri arayalım!' diye tatlı tatlı şaşırmasını severdim annemlerin. Ben şaşıramıyorum öyle. Haftanın albümü, Lambchop 'Damaged'. Haftanın kitabı John Fante'den 'Hayat Dolu'. Pfizer'deki son bir haftama girdim, Inveon çalışma hayatım 4 Eylül'de başlıyor. Artık devamlı plan yapmayı kestim. Tam şu anın tadı gerçekten hiçbir şeyde yok. Şu an dışında hiç bir şeyin gerçekten önemi olmadığını o kadar az hatırlıyorum ki. Geçmişin pişmanlıkları ile geleceğin umutları arasında fırtınada bir gemi gibi sallanıyorum durmadan. Artık şiir de yazamıyorum, ne çok şiir yazmışım bir zamanlar Miriana'ya aşıkken. Tüm şiirlerimi onla ayrıldığımız zaman sineme saplanmış o kara saplı hançeri (Erol Evgin seni seviyorum, peruğun canı cehenneme) çıkarmaya çalışırken yazmıştım. Şimdi tam bir yuppie oldum sanırım. Elde edememenin dayanılmaz gerilimini de en son bu senenin başında Burcu ile yaşamıştım, ne yapıyor acaba diye aklıma geliyor bazen.
18 Ağustos 2006: Dümteke düm teke düm dede tek tek diye başlıyor kafamdaki melodi. Tam da masamın üzerinde çaldığıma paralel gidiyor ama darbukada neden düm de ve tekten başka nota yok ki. The Frames 'Fittzcaraldo' çalıyor, Eylülde yeni albümleri geliyormuş, nasıl mutlu oldum okuyunca. Boşluğa bakan bir pencereden bütün gün dışarı baksam da sıkılırdım gibi geliyor. Hem benim tüm panjurlarım kapalı. 4 yılda balkonuma 4 kez çıkmadım bile. Cumba olsaydı çıkardım. Cumba çok asil, balkon biraz onun Alamancı dayıoğlu gibi. Hem maçlarda silahları atanlar da hep balkondan atar, cumbadan değil. Rumlar gitmeseydi bir ton cumbalı ev olurdu şimdi heryerde. Kurtuluş Savaşında Yunanlıların gelmesine o kadar sevinerek kendi kuyularını mı kazdılar diye de düşünüyorum. DeVotchKa, Enis kardeşimin tavsiyeleri sonucu tanıştığım en son keşfim. Kızkardeşim eşinden ayrılmaya karar verdi, o üzülecek diye çok üzüldüm ama sonra üzülmediğini görünce rahatladım. Evliliğin hiçbir anlamı kalmadı. Hangimizin anne babası dile bile getiremedikleri sebeplerden ayrılmış. Onlar da ayrılsaydı, bugün hiçbirimiz burada olmayacaktık. Şimdikiler yüzünden bir sürü süper insan doğmuyor bile. Rock n Coke'un ortasındaki n'ye takıldı gözüm. And yazamayacak kadar cool'uz biz imajına sahip insanların buluştuğu festivalde Editors'u görecek olmak çok güzel. Ortaköy'ü çok özleyeceğim. Denizle 3 dinin buluştuğu o enfes yere veda etmeme günler kaldı. Laplace'ın Şeytanı diye birşey varmış. Laplace diyor ki, "herhangi bir anda tabiatta bulunan kuvvetlerin tümünü, kainatı oluşturan nesnelerin pozisyonları ile birlikte bilen bir akıl, kainatın geleceğini de bilir" Geleceği bilmenin, bahisleri kazanmak dışında hiç bir çekici yanını göremiyorum zaten. Yarın ne olacağını bildiğinde uyanmanın amacının yarısı yok oluyor. Diğer yarısı da merak olur herhalde. 'Merak kediyi öldürdü' diye bir söz var İngilizcede. İlk duyduğumda çok ilgimi çekmişti. Meraktan ölen kedi imgesi, şimdi bile yeni kestirdiğim ense traşının hemen altında bir yerde. Marquez ölecek galiba yakında diye üzülüyorum. Son bir roman yazacak gücü de kalmadı galiba. Sağlıklı yaşam ayağına 4 aydır kola içmiyorum. Kaz adımları ile yürümek gerçekten ürkütücü ama kaz hiç de ürkütücü değil. Çilek ağaçta mı yetişiyordu, yerde mi bilemedim bir an sinirim bozuldu. Hiç çilek ağacı görmedim sanırım. Patates tarlası da görmedim. Görsem de tanır mıyım bilmem onlar toprağın altında takılıyor. Patates komik bir sebze ama. Komiklikte onla boy ölçüşecek bir meyve gelmiyor aklıma. Belki ananas ama o da, söz oyunlarında komik. 'Dün gece ananas aldırdım' deyince hala bir gülümseme yayılıyor sanki yüzüme. Karışık CD yapmayı çok seviyorum. Yeni şirkette benim karışık CD lerimi de satsak acaba? Eskiden seyyar arabalarda kaset satanlar olurdu. Şimdikilerin arabası yok, yere seriyorlar herşeyi kir pas içinde. Kaldırım mühendisi lafını hep espri içinde kullanırlar ama şehirde bu kadar kaldırım yenilenirken gerçekten olsa güzel olmaz mıydı? Bugün birisine Seinfeld'de Kramerin bir balinanın soluk borusuna golf topu tıkadığı bölümden örnek verdim ama hiç gülmedi. Bence Seinfeld'in en komik bölümü. Bazı şeyler o kadar komik oluyor ki, sadece oradaki esprileri başkasına yaparak esprinin yarı kredisini üzerinize alabiliyorsunuz. Ben küçükken Olacak O Kadar'dı, sonra Seinfeld, sonra da Cem Yılmaz. Lost'un üçüncü sezonu başlasın artık heyecandan bayılmak üzereyim. United 93 adlı 11 Eylülde düşen 4. uçağı anlatan bir film izledim. Az sonra öleceğini bildiğin için sevdiğin birini arayarak veda etmenin korkunçluğu karşısında gerildi tüm bedenim. Ortaokuldaki beden derslerinden önce, nasıl da merakla izlerdik birbirimizin koltukaltını, ilk kimin kılları çıkacak diye. Kılım erken çıksın beklentilerinden nerelere gelmişim sadece 15 yılda. 15 yılda hiçbir şey aynı kalmadı ki. Geçenlerde kuzenimde yemek yerken, sohbeti biraz fazla uzatınca, benle oynamak için bekleyen 7 yaşındaki oğlu sıkıntılı bir şekilde yanımıza gelip 'Ya Sencer, ne anlatıyorsun bu kadar seks hayatını mı anlatıyorsun?' dedi. Ne biliyor acaba bu konuda çok merak ediyorum.
22 Temmuz 2006: İyice ihmal etmişim seni be günlük. Ne o bozuk musun bana? Şşt bir gül bakayım şöyle, hah aman da aman ne de şirinmiş bu günlük. Tamam şımarma hemen. Sen yokken, kendi işimi yapmaya karar verdim. Ağustos sonunda Pfizer'den ayrılarak kendi işimi kuruyorum. 'Inveon Bilgi Teknolojileri' adlı şirketi, dostum Yomi Kastro ile birlikte kurduk. sepetsepeti.com diye bir site açalım, insanlar 24 saat evlerine dekoratif sepetler sipariş etsin, veya bakkala salınacak sepetler de olabilir. Yurtdışına açılırsak Hint fakirlerinin yılanlarını çıkardıkları sepetlerden bile satabiliriz. Ne dersin tutar mı? Onun dışında Çeşme'de bir haftalık sakin bir aile tatili geçirdim. Yaptığım en çılgın aktivite, karpuzu fazla kaçırıp 'Ay şiştim!' diyerek midelerimizi sıvazlamak oldu. Çekirdeksiz karpuz vardı bir ara. Nasıl yetiştirdiler onu aklım ermiyor. İlk kez tütün içen adamı merak ettim geçen gün. O bitkiye bakıp da, 'Dur şunu bir yakıp içime çekeyim, nolacak acaba?' demesini aklım almıyor. Acaba her bulduklarını yakıyorlardı da en sonunda aradıkları lezzeti tütünde mi buldular. Antonio Munoz Molina'ya taktım bu aralar. Dolunay adlı kitabı, okuduğum en güzel gerilim romanlarından bile iyiydi. I love you but I've chosen Darkness adlı Amerikalı grubu 10 Kasımda İstanbula getirtmeye çalışıyorum. CD'nin ömrü sadece 20 yıl olmuş. Acaba 10 sene sonra DVD'nin yerine ne gelecek? 'And the Germans killed the jews, and the jews killed the arabs, and the arabs killed the hostages and that is the news' diyor Roger Waters. Oscar Wilde da 'Bir erkek aşık olmadığı sürece her kadınla mutlu olabilir' demiş. Aşık olduğum hiç bir kadınla mutlu olmadım ben de, ama bu sözü okuyana kadar farkında değildim bunun. Sanırım en güzel özlü sözler, çok doğru olan ama bir çok insanın üzerinde o şekilde düşünmediği şeyleri tek bir cümlede toplayanlar. Bir de kötü niyetli insanların üzerinizde göz kalması için söyledikleri var. Ona da gözlü sözler deniyor.
28 Nisan 2006: Artık eskisi kadar yazasım yok buraya. Ama aslında çok da dolu yaşıyorum. NBA Playofflar başladı. Phoenix'i tutuyorum bu sene ama Stoudamire'sız çok zor işimiz. Biletix'e her girdiğimde yeni bir bomba konser haberi ile karşılaşıyorum. Az önce de 2 Ağustos'ta Yann Tiersen konseri olduğunu öğrendim. Perry Blake'in yeni albümü 'Crying Room' çok güzelmiş. Amin Maalouf Semerkant'ta 'zamanin iki yüzü, iki boyutu var. uzunluğu güneşe, genişliği tutkulara uyarlanmış' diye yazmış. Zamanın ne kadar geniş olabildiğini kaç kez tecrübe etmeme rağmen ilk kez düşünmemi sağladı. Sonra da Knut Hamsun'un 'Açlık' kitabını ikinci kez okudum. Bu kadar etkilendiğimi hatırladığım kitap çok azdır. Gerçek açlığın ne demek olduğunu, açlıktan tahta emmeyi, parmağını ısıracak kadar çıldırmayı hayal etmeye çalıştım olmadı. Acıktığımda yemek yerken vicdan azabı hissettim ama yine de. Sadece 3 hafta sonra canım kardeşim Murat evleniyor. Geçen hafta İzmirde yeni evlerine gittim ve enfes döşemişler içini. Her gün 1 saat az uyursam ayda bir gün fazla yaşayacağımı keşfettiğimden beri her gün bir saat az uyuyorum. 10 ay oldu sigarayı bırakalı. Şirket ödül olarak 5 altın verdi bu başarım için. Özlemiyorum aslında. Pazar gecesi ikinci kez de la guardayı izleyeceğim, çok mutluyum. Ne küçük şeylerden mutlu olan şapşal bir adam oluyorum bazen.
04 Nisan 2006: Capote'yi seyrettim az önce bir arkadaşımla. Yazma eyleminin erişilmez büyüsü bir kez daha tüm çarpıcılığı ile serildi önüme. O garip küçük adamın seçtiği kelime dizileri kendisini ölümsüz kıldığı gibi, bir sürü insanı da yazdıklarını okurken tatmin ediyordu. Bundan daha büyük bir amaç düşünemiyorum kendim içim. Kafamın içinde dönüp duran milyon tane fikri organize bir şekilde kağıda dökebildiğim gün burada olma amacımı da yerine getirmiş olacağım gibi geliyor. Duygularımın azalıp artmasından bağımsız olarak düşüncelerim hep aynı yoğunlukta orada, bunları başkalarının da duymak isteyebileceği güzel, şirin paketlere koymak lazım. Buna yaklaşabildiğimi bile sanmıyorum. Alkolü seviyorum, sigara gittiğinden beri daha iyi anlaşıyoruz. Bu yaz Depeche Mode, Morissey ve Roger Waters' u canlı gördükten sonra mutlu olarak ölebilirim. Yaşasın müzik, yaşasın nihilizm.
02 Nisan 2006: Şaka yapmayı unuttum dün yine. Bu sabah sevgili dostum Efe Olgun'la Belgrad ormanlarına koşmaya gittik ve çok iyi geldi. Sabahın köründe bir sürü insan olması enteresan geldi. Bir ülkenin medeniyet seviyesiyle, ne kadar insanın düzenli koştuğu arasında bir bağlantı olduğu geldi yine aklıma. Sucuklu pazar kahvaltısı keyfi ve uzun bir Radikal seansından sonra, David Mamet'in filmi Spartan'ı seyredeceğim az sonra.
30 Mart 2006: Sadece 1 ay sonra 31 yaşında olacağım. Sanki hep olmak istediğim yaşa geliyormuşum gibi hissediyorum ve bunu sadece aptal bir masturbasyon esprisi olsun diye söylemiyorum. Herkesin içindeki potansiyeli farkettiği bir yaş vardır bence ve benimki de geliyor. Her geçen yıl bundan daha olgun olamam artık diye düşünüp, sonra bir önceki yıla baktığımda ne kadar çocuk olduğumu görmek ödümü koparıyor. Bir çok kişi benim hala çocuk olduğumu düşünüyor ama neden yaşım gibi davranmak zorunda olduğumu hiçbir zaman anlamadım zaten. Herkes gibi, sadece benim ülkemi yönetecek küçük bir prenses bulmak ve mutlu olmak istiyorum sadece.
11 Mart 2006: Azalan frekans seni eskisi kadar sevmediğim anlamına gelmiyor canım günlüğüm benim. Sadece sana yazmış olmak için yazmış olmak istemiyorum. Söyleyecek bir şeyin yoksa konuşma lafını çok yakın bulmuşumdur hep kendime. Pekiii, söyleyecek neyim var? Birincisi, bu aralar şımarıklık derecesinde mutluyum. Bir sürü sebebi var aslında. İlk olarak, müthiş güzel romanlar okuyorum. Şu anda 'Koku' beni kendimden aldı. Ondan önce 'Kolera Günlerinde Aşk', 'Bütün Ölülerin Derileri Aynıdır', 'Cesur Yeni Dünya', 'Stranger Than Fiction' vardı. Bunun dışında, yazdığım şeylerin hiç tanımadığım insanların hoşuna gitmesi, içimi tarifsiz bir hazla dolduruyor. Son ama en önemlisi, etkilenmeyi beklemezken etkilendim. Etkilenmek garip bir reaksiyon aslında. Ayak parmak uçlarından başlayıp saçınızın ucuna giden bir yolculuk. Ben şu anda 12 parmak bağırsağı civarındayım. Kim neden etkiler bizi? Neden etkileniriz? Kendi zevklerimizi karşımızda görmekten daha karışık olmalı kesinlikle. Bunu hiçbir zaman açıklayamadım. Formülü de yok ki. Ama oldu mu da tadında yenmiyor. Newton'un yasası gereği sadece etkiye tepki veriyoruz. Aylarca kimseden, hiçbir şeyden etkilenmeden ot gibi yaşayıp gitmek istemiyorum ama her şey şansa bağlı sanırım.
24 Şubat 2006: Hmmmm bitti mi bitti? Keyfim yerimde mi yerinde. O zaman yaz yazabildiğince çünkü yarın da güneş doğacak, yarın da gidecek tam alıştığın anda. Belki de değişmeyen tek şey nefes alıyor olman. Ama yine de daha taze sanki her nefes. Sigaradan daha zararlı bir alışkanlığı bırakmış gibi...
19 Ocak 2006: Dün gece uykumdan uyanıp şunları yazdım: 'Isınan havanın genleşmesinden feyz alan bedenim ısındıkça yükseliyor, yükseldikçe ısınıyor, teninin tenime değdiği yerlerdeki kızarıklıklar beni çocukluk hastalıklarıma götürüyordu' Hayırdır inşallah deyip tekrar uyudum. Artık baş ucumda kağıt kalem tutuyorum.
17 Ocak 2006:Ortaokulda birlikte her sabah okula yürüdüğüm arkadaşım 31 yaşına bastı bugün, yürümüyor benle artık okula. Herkesin çok acelesi var, yürümek istemiyor zaten kimse. 105 beygir gücünde otomobiller var, 1 beygirden bile az saman tüketiyorlar hem, hem de daha hızlı götürüyorlar sizi gideceğiniz yere, bir an bile soluklanmadan tekrar geri getirebilmek için. Eşanlamlı kelimeler dilbilgisinin çift yumurta ikizleri ise, aynı yazılış farklı anlamlara sahip yüz, yaz, pas gibi kelimeler de tek yumurta ikizleridir. Sağlam bir yağmur yağmıyor kaç gündür, yağsa keşke. Land Rover-G4 Challengeda Türkiye finalisti olan Burcu diye bir arkadaşımla kahve içtim bu akşam. Masanın üzerinde yabancı bir evde unutulan iki küpenin tanıklığı bir kolyenin tanıklığına eşit sayılır mı Kuran'daki mantığa göre? Bekir Coşkun, ayağından asıldıktan sonra, kafasına vurularak kurban edilen danalar ve bunun nasıl bir ibadet olduğunu sorguladığı enfes bir yazı yazmış. Kurban bayramı gereksiz bir adettir ve kaldırılsa kimsenin hayatında en ufak bir değişiklik olmaz, 9 günlük tatiller sırasında yollarda ölen yüz kusur kişi dışında (Bu bayramda 80'miş sanırım) Günlerce arkadaşlarına tatilde ne yapacaklarını anlatırken eminim, 'Biz de tatilde öleceğiz sanırım' diyen olmamıştır ama bazen önünüze ne konarsa yemek zorundasınız. Bu kuş gribi olduğundan şüphelendiğiniz bir tavuk budu da olabilir, 120 km ile üzerinize gelen frenleri boşalmış bir kamyon da. O zaman 9 günlük tatilinizin sonunda işe dönme stresi de, varsa klostrofobiniz de ve Tanrının varlığı ile ilgili tüm soru işaretleriniz de biter işte.
06 Ocak 2006:Bok bok bok bok bok bok bok bok. Bok demek ne kadar rahatlatıyor insanı. Beni rahatlatmıyor şu anda. Şöminenin yandığı eski bir İngiliz kırevinde, evin kahyası, uşağı, onun yaşlı karısı, aşçı ve partinin zengin konuklarıyla Hercules Poirot'nun aramızda bir katil olduğunu açıkladığı anı dinliyorum ağzım açık. İlk kez Evereste tırmanan ekibin malzemelerini taşıyan Nepal yerlisiyim, bu adamların zirvede tanrıyla karşılaşıp karşılaşmayacaklarını merak ediyorum. Uykusu çok ağır olduğu için bir türlü uyanamayan ve bu yüzden Cebrail tarafından kendisine gelen vahiyler iletilemediği için, peygamber olma şansını kaçıran marangoz eskisi çobanım. (Cebrail bir daha asla peygamber gönderilmeyeceğinin bilinciyle işi gücü bırakıp yatmaktan nasıl deli kilo almıştır kim bilir?) Tebdil-i kıyafet gezme şansı kalmadı artık günümüz başbakanlarının, herkes tanıyor kendilerini. Nehir kenarında çobanlarla komik anektodları kalmayacak bugünkülerin. 'Hepimiz kahraman olamayiz, birilerinin de kaldırımda durup onlar geçerken alkışlamaları gerekiyor' diye bir söz okudum, bir kaldırıma, bir geçit töreninin ortasına koştum koştum geldim. Kahraman olsam şu anda ilk kimi kurtarırdım, kardeşimi yarın buraya getirirdim sanırım. Çok sinirliyim, güzel bir şeyi kırmak istiyorum, Fight Club'daki kavga geldi aklıma yine. Öfkemin alevleri sönerken, bir şeylerin de yanması gerek dengenin bozulmaması için. Düşüncelerimin hızına yetişemediğimde korkuyorum bazen hiç yetişemeyeceğim diye. Aklım, önden koşar adım tünele doğru akacak rayların üstünde, bense arkadan koşacağım yetişmek için. Kulağını raya dayadığında hala geliyor mu trenin sesi acaba? Yoksa teknoloji gelişince o sese de mi çare buldular? Neyi kabullenirseniz yanlış çıkıyor, herşeyi sorgulayın ve sonunda reddedin. Herşeyi reddeden bir adam cool gözükür hem. Bertrand Russell, çocuklara küçükken cinsellikle ilgili soru sormanın ayıp olduğunu öğreterek öğrenme ve soru sorma meraklarını da öldürüyoruz der. Çocuğunuzu ilk soru sorduğu an karşınıza alıp, 'Annenle ben birbirimizi çok sevdiğimiz için, bir gece birbirimize çok sıkı sarılmaya karar verdik, o kadar çok sevmişiz ki birbirimizi, Tanrı da o geceyi hep hatırlamamız için seni yolladı' deyin. O da peki neden artık birbirinizi sevmiyorsunuz? Neden her gece bir kardeşim olmuyor benim derse paniğe kapılmayın. O zaman bacaklarınızın arasındaki organın, bir kadının önündeki deliğe girerek içeri bir sıvı bıraktığını ve bu sıvının kalitesi yeterince iyiyse, bir süre sonra buradaki ufak askerlerin annenin plasentasında bir yumurta bulup yiyecek kadar acıktıklarını ve buldukları ilk yumurtaya giren bir satıcı askerin hemen arkasından girdiği deliği kapadığı için, içeri giremeyen diğerlerinin açlıktan öldüğünü ve bu yüzden bu konuda konuşmayı pek sevmediğinizi söyleyin. Bu onu etkileyecek ve bir daha soru sormayacaktır. Çok sinirliyim, çok sinirliyim, çok sinirliyim. Yazdıkça geçmiyor sinirim. 5 gündür kafam bomboş olduğu için yazmamışım. İnsan sadece söyleyecek ilginç bir şeyi olduğunda yazar zaten, demek ki zamanın çoğunda kafamızda ilginç tek bir düşünce doğmadan yaşıyoruz. Diğer bir insanın duymaktan hoşlanacağı tek bir fikir gelseydi aklımıza, bunu yazar ve ölümsüzleştirirdik. Boş zihinlerle, ya da kafatasının gerçek ağırlığı kadar bir taşı yerinden oynatmayacak fikirlerle kaldırımlarda geçiyoruz birbirimizin yanından. Halbuki bu geçenlerden sadece bir tanesini durdursan yolunda ve 'Napıyoruz biz?' diye sorsan, vereceği cevap aklını başından alsa ve o kişi aradığın parçan olsa. Hem nasıl tanıştığınızı soranlara verecek bir hikayeniz olurdu, 'Yanımdan geçiyordu durdurdum'. Bahse girerim bu şekilde birbirine aşık olmuş tek bir tanıdığınız yoktur. Hepimiz elimize tutuşturulan senaryonun söylediklerini oynuyoruz çünkü. Ama senaryoyu atıp doğaçlama yapmak da bir seçenek. Bir dostum emailinde 'Klozetin içinde temiz çarşaf ve yastık kılıfı var' yazmış. Closet adı verilen elbise dolabını direkt Türkçe yazdığında doğan bu durum komedisi beni tebessüm mü ettirmeli, yoksa dizilerdeki konserve kahkahaları duymadığım yerlerde kendi başıma gülmeye karar verme yetimi kaybettiğim için panik mi etmeli? 'Halamın taşakları olsa amcam olurdu' diye bir atasözü dünya üzerinde sadece bizde mi var diye merak ettim. Taşak kelime olarak söylendiği anda cinsellik ve utançtan çok tebessüm uyandıran bir kelime zaten. Ben küçükken 'Polis amca polis amca taşakları tabanca' diye anlamsız bir tekerleme söylerdi teyzem, sanırım ilk kez orada duydum taşak kelimesini. Sonra soldakinin sağdakinden büyük olduğunu farkettiğimde ikinci kez hayatıma girdiler. Aslında hep hayatımdalar tabi ama kelimenin tam anlamıyla yaptıkları takılmak. Üç samimi arkadaş gibiler geliyor hep bana. Milli bayramlarda caddelerden askeri bando takımı geçmiyor sanırım artık. Hatırladığım en eski anılarımdan biri 29 Ekimlerde müziğin sesini duyup evin salonundaki pencereye koşarak bando takımının geçişini seyrederken yüzümdeki dev tebessümdür. Binlerce tebessüm sonra, keşke hala beni heyecanlandıracak bu kadar basit olaylar olsa hayatımda diyorum. Bando geçse, ilk gördüğüm helikopterin pervanelerinin görüntüsü kalsa, itfaiye arabalarının sirenleri beni kendimden geçirse. O zaman da büyüdüğümde ne kadar çok şey yapabileceğimi düşünüp, çılgınlar gibi büyümek isterdim. Hem büyükler canları ne zaman isterse seks yapabiliyorlardı. Nereden bileyim, o anda etrafımdaki herkesin bırak seks yapmak, birbirini çıplak görmeye bile tahammülü olmadığını. Kesinlikle buraya çıplak gelmemizin ve çıplak gitmemizin bir sebebi var. Arayı utandığımız şeyleri pamuk parçaları ile kapamaya çalışmakla geçiriyoruz. Ama yine de en çok zevk aldığımız anlar doğumdaki gibi kaldıklarımız. Çıplakken birşey saklamak o kadar zor ki, çıplakken inandırıcı bir yalan söylemeyi deneyin. Bir uzvunuz mutlaka ele verir sizi. Sadece çıplak gördüğüm birine güvenirim ben. En kolay incinebilecek halindeyken karşındakine güvendiğini söylemenin daha içten bir yolu var mı? Kusurları da karşında, güçlü yanları da. İkisi arasında nasıl bir denge kuracağını bekliyorsun ve daha önceki tecrübelerinle karşılaştırıyorsun farkında olmadan. En içgüdüsel isteklerine boyun eğip, zirveye çıktıktan hemen sonra, en belirleyici, en çok mana içeren ve en gizemli kısma geliyoruz. Arkana bakmadan kaçıp gitme isteği ile çarpışan bir sarılma ve kedi mırıldanma sesleri çıkarma arasındaki kısa savaştan biri galip çıkar ve masalın gerisi buradan sonra tüm seyirciler tarafından anlaşılır. Çoğu sıkılıp terkeder salonu soğuk kaldırıma ve aysız karanlık geceye çıkarlar, paltolarının yakaları kalkık. Ağızlarından çıkan duman gecenin ayazında beyaz bulutçuklar bırakırken, dünyanın bir yerinde mutlaka bir uçak ses hızını aşmaya çalışan denemeler yapıyor. Ses gibi tanınan bir olgunun hızından daha hızlı uçarak daha meşhur olma çabaları olarak da algılayabileceğimiz bu denemeler 50 yıldır sürüyor. Ses hızını ölçme birimi de bunu ilk kez ölçen adamın olan Ernst Mach'ın anısına Mach imiş. Gilette'in Mach serisinin gizemi de çözüldü bir anda. Bugüne kadar paraşütle atlanabilen en yüksek nokta 32 kilometre imiş. Yann Tiersen-Stuart Staples 'A Secret Place' çalıyor. Şimdi de 'Lavinia'. Neden bu şarkıyı seçtim acaba? Yazdığım herşeyin bunu birilerinin okuması ve beni düşünmeye devam etmesi için yazdığımı farkedince kendimi çok değersiz hissettim. Herşeyi onu etkilemek için mi uyduruyorum yoksa gerçekten hissettiğim için mi yazıyorum bilemedim. Belki de bir daha yazmamalıyım zaten. Hem bunları beni tanımayan insanların da okumasını ve zevk almasını istiyorum ama sıradan bir insanının sıradan hayatı kimin ne için ilgisini çeksin? İnsanlar sadece dünyayı değiştirmiş insanların hayatını öğrenmek ister, bense dünyanın beni değiştirmesini seyretmekle geçiriyorum zamanımı. Bok bok bok bok bok. Rahatlatıyor evet.
31 Aralik 2005:2005'in basıp gitmesine sadece 16 dakika var.Hiçbir şey hissetmiyorum gideceği için. 12'de yine de yerimde zıplayıp bir 'Heyooo' nidası çıkacak ama sanırım ağzımdan. Heryerde biten seneyi değerlendirmek geleneğine uygun listeler yayınlanıyor. Benim kişisel listem çok kısa, Aşık oldum. Çok uzun yıllar sonra ayaklarımla yer arasındaki fuzuli bağlantıyı ortadan kaldıran bir kızla karşılaştım. Sırf bu yüzden belki 2005 insanlık için küçük ama Sencer için büyük bir adım attı bu sene. Bunu okuyan herkese güzel bir yıl dilerim. Ben diledim diye güzel olacağına inanıp salmayın ama hemen, güzel yapmak sadece ve sadece sizin elinizde bence.
25 Aralik 2005:Cuma aksami eve girdigimden beri sadece bakkala ekmek almak icin ciktim evden. Kar yagarken evde kitabimi okudum, nette Onion'un yeni sayisini okudum, National Geographic'de Inkalarla ilgili bir belgesel seyrettim. 15. yuzyilda sadece 100 yil icinde Ekvador'dan Sili'nin ucuna yayilan dev imparatorluklarini, Ispanyollarin 200 kisilik bir capulcu ordusuyla yiktigini ogrendim ve huzunlendim. Bugun Noel ayni zamanda. Isa'nin bugun dogmus olduguna dair kesin bir bilgi yok aslinda. Paganlarin 17-25 Aralikta gunes icin duzenledikleri senliklerin yerini almasi ve Hiristiyanligin populerlesmesi icin, Romalilarin uydurdugu birsey. 'Cocukluk, ilk defa oleceginizi anladiginiz gun biter' diye bir cumle okumustum. Ama Noel Babanin gercek olmadigini anladiginizda da bitebilir. Bazen de hic bitmez ve ufacik bir cocuk ip atlayip durur icimizde, disimizdaki gardiyan trafikte somurtup oturmus teslim etmesi gereken projenin raporunu dusunurken. Icerideki cocuklarin serefine iciyorum.
23 Aralik 2005:Dun sabah kuzenim Gurkan ve esi Yasemin'in minik kizlari Deniz dogru. Inanilmaz sirin gozuken Deniz'i birkac saatlik haliyle gormek isteyenler buraya tiklayabilir. Su anda da aklima gelen ilk sey Geo'nun Aralik sayisinda okudugum bir cumle. Butun bu gokdelen insaatlarinda calisan iscilerin hicbiri bunlar tamamlandiginda yaptiklari binaya giremeyecek. Dunya acimasiz, insanlar acimasiz. Harcanabilecek kucuk bocekleriz hepimiz Big Brotherin karsisinda, bilgisayarimiza karsi konusan yeni bir dil ogrenmek umuduyla. Kiskanclik askin temelinde var, cikarirsan sallaniyor hersey. Kucukken kuzenlerimizle birbirimizi kizdirmak icin soyledigimiz 'Sisko patates yarim kilo domates' tekerlemesi geldi aklima. O zamanlar sisman oldugum icin cok kizardim. Bu tekerlemeyi duyunca sinirlenecek saflikta olmak isterdim yeniden. Budizmle ilgili iki tane kitap aldim. Ciddi ciddi dusunuyorum Budist olmayi.
21 Aralik 2005:Ne istedigini bilmemenin en kotu yani, istediginiz sey elinizdeyse bile ancak kaybettikten sonra farkina varmak bence. 5 gundur alistigimdan cok daha yogun geciyor is saatleri ve benim aklim daha kolay karisiyor bu kadar yogun dusundugumde. Ayni anda mutlu edebileceginiz insan sayisini hesaplayan bir fizikci olmadi ama benim bu konudaki hipotezim 0 2 arasidir. O zaman daha fazla kisiyi memnun etmeye calismaktansa o iki kisiye mi yonelmeli? Benim mutlu edecegim iki kisi bu satirlari okursaniz yarin ogle saatlerinde bana mail atin konusalim konuyu. Cecil Baxter 'Bir seyi, baska bir seyi kirletmeden temizleyemezsiniz' demis. Kendimi temizledigimi sandigim anlarda etrafimi kirletiyorum istemeden.
18 Aralik 2005:Sarmas dolas deyisini cok seviyorum. Tek basina sarmas, binaya sarilan sarmasik gibi sanki. Bina istemese de sarilir sarmasik. Bogar binayi ama binanin kacacak yeri yoktur. Tek basina dolas da, dinlerken birbirine dolanmis kulaklik gibi acmasi zor ama biraraya geldiklerinde birbirinin icine girmis iki kisi geliyor gozumun onune. Birincinin nerede bittigi ikincinin nerede basladigi anlasilmiyor. Baslangiclari seviyoruz hepimiz sadece. Bitis ya da ortalara ozen gostermez kimse. Bir bebek dogdugunda gulen gozler, ayni kisi olurken islanir. Her bitisten sonra bir baslangic daha gelecek diye heyecanlanmak lazim aslinda. Biteni bittigi yerde birakip hemen bir sonrakine kosmak. Sadece baslangiclar olsun istiyoruz, maymun istahliyiz. Herseyin kucugu sirin bu yuzden. Buyudugunde bozulup cirkinlesir hersey. Hizli yasamak da lazim, yoksa geciveriyor yanindaki seni. Finise ilk vardiginda kimse boynuna cicek asmak icin beklemiyor oysa ki. Ayni nehirde iki kez gercekten yikanilmiyor. Occam'in Usturasi der ki bir seyi aciklamak icin gerekenden fazla varsayimda bulunmayin. Iliskinizde bir seyler ters gidiyorsa dogru oldugunu bildiginiz ilk sebebi kabul edip, 'Belki soyledir, belki boyledir' gibi aciklamalar getirmemek lazim. Buldugunuz bahaneler sadece uzatma dakikalarina eklenen saniyelerdir.
17 Aralik 2005:Yeni tanistigim gruplarda, konu tikandigi anda acmayi cok sevdigim bir konu, '6 Degrees of Separation'dir. Herhangi bir insandan herhangi baska bir insana araya sadece alti kisi koyarak ulasilabilecegini soyleyen bu teoriyle benden Bono'ya nasil ulasilabildigini merak ederim bazen. Bazen de arada sadece bir kisi bile olsa, Bono'yla aramdakinden daha yapay bir bag oldugunu gorur, uzulurum. Herkesin birden seni sevmeyebilecegini kabul etmek lazim ama yapmiyor kimse bunu bence. Son kiz arkadasimin etkisinden tamamen kurtuldum, yeni insanlarla gorusmeye basladim. Her iliski bittiginde, bir sonrakine baslamadan once bir 'Yeni bir iliskiye hazir degilim' donemi vardir. Bu sure benim icin, ciddiye aldigim iliskilerde dort bazen bes saate kadar cikabiliyor. Iliskinin en basindaki heyecanli kismi en guzel yeri (karpuzun gobegindeki tatli kisma benzetiyorum bu kismi) ve bundan ne kadar cok yasanirsa o kadar zevkli geciyor hayat. Pinar Prag'a gelmemeye karar verdi, tek basima gidecegim. Burada boyle ahkam kesiyor olmam cok komik geliyor hayatla ilgili, 'Tek bildigim sey hicbirsey bilmedigimdir' sozu kulagimda cinlayip duruyor bugunlerde. Bugun BUMEDde duzenlenen squash turnuvasina katildim. Yenildim ama ezilmedim demek isterdim ama yenildim ve ezildim (veni vidi sigi). Ozellikle cerrahlarda gorulen bir kompleksin adi, 'Tanri Kompleksi'. Hergun insanlarin hayatlari 10 parmaklarinin ucunda olan bu insanlar, bir sure sonra kendilerini tanri sanmaya basliyorlar. Yapacagin herhangi bir hatanin geri donusu olmayacagini bildikleri halde, islerini basariyla yapar hale nasil gelebildiklerini cok merak ediyorum. Bugun, sigara boregi yerken agzimi fena yaktim ve borek seklini de alsa sigara yine sigara diye dusundum. Strokesin ucuncu albumu 'First impressions of earth'u dinliyorum ilk defa. Zengin cocuklari oldugu icin muzikleri ciddiye alinmiyor bu New Yorklu adamlarin. Basarili muzisyenlerin ezici bir cogunlugu fakir bir gecmisten geldigi icin, insanlar daha kolay ozdeslesiyor yazdiklariyla. Zengin bir adam 'Bebegim beni artik sevmiyor' gibi bir soz yazdiginda 'Ya bir git' demek geliyor icinizden.
16 Aralik 2005:Ingiltere'de alt siniftan isci kesiminin bir gitar alarak enfes gruplar baslatmasi, Brezilya'da sadece plastik bir topla oynanabilen futbolu sanat seviyesine cikaran getto sakinlerine baktigimda, fakirligin getirdigi kisitlarin baska bir kanala cok yogun yonlendirildiginde, buyuleyici bir seyin yaratildigini dusunurum. Yani bir cesit denge soz konusu, hayatin ondan aldigini o hayata geri veriyor. Yogun cektigi acilari sarki sozlerine doken adam, dunyanin obur ucundaki birinin acisini da dile getiriyor o 5 dakika icinde. Baskasinin da ayni dertlerle bogustugunu goren beriki de rahatliyor biraz olsun. 'Misery loves company' diyorlar. Herkes, aci cekerken, kendi cektigi acilarin bir benzerini duymak, okumak, gormek istiyor. Tek biz olmamaliyiz bu tersine piyangonun talihlileri. Bencilce bir rahatlama arayisi mi demeliyim, genlerimize yazilmis olumcul tek basina kalma korkusu mu? Fatih Akin'in Crossing the Bridge belgeselinde ilk kez sokak calgicilarini izledim az once. Bizde de varoslardakilerin kendi muzikleri, kendi ofke kanallari var vanalarini sonuna kadar actiklari. Turkce Hip hop cok ilgimi cekiyor mesela. Sonra bir sokak calgicisi, 'Sokagin bellegi yoktur. Tas tastir, tasa kafani koyunca anlarsin tas oldugunu' dedi. Sicak apartmanlarda buyumus birisi olarak ne kadar uzak ve ne kadar yakin. Yattigin koltugun sert kollugu bile kafani acitabilirken zap yaparken, hangimiz hayal edebiliyor sokagin samar gibi patlayan sertligini. Yillar once Beyoglu'nda devamli sohbet ettigim evsiz bir Erol Abi vardi. Her zaman anlatacak bir hikayesi vardi. Hangisi dogru, hangisi palavra dert etmeden dinledigim alkolik Dede Korkutum gibiydi. 15 gun sonra gecersiz olacak TL lerle birlikte degistirecegim bir takim eski korku ve saplantilarimi. Ilk denemede cozulemeyen hicbir problem, uzerinde harcadiginiz efora degmez. Birakin gitsin.
15 Aralik 2005:Haftalik dergisi bir romanin ilk cumlesi yarismasi acmis. Ben uc cumle yolladim. Birincisi 'Ilk cumlemi binlerce kez prova etmis olsam bile, ilk kez gozu gozume degdiginde yanaklarim alev almis, gozlerim karsi duvarda bir fayans arayisiyla dort donmeye baslamisti.', ikincisi 'Gunler sonra gozumu ilk kez actigimda gorduklerim beynime oyle derin kazindi ki, unutabilmek icin uzun yillarin ve yuzlerce kutu ilacin yardimi gerekmisti.' ve ucuncusu 'Intikamin rahatlatici kollari benligimi sarmaya basladiginda, aylardan beri ilk kez gulumsedigimi farkettim'. Ayni dergide manik depresiflik belirtileri olarak enerji artisi, kolay yorulmama, asiri neselenme, cok ve hizli konusma, kendine asiri guven ve dusuncelerde asiri artisi vermisler. Hepsi var bende, manik depresif miyim acaba?
14 Aralik 2005:60 yil once ilk defa bikini icat edildiginde, tanitacak manken bulunamamis ve daha sonra Amerikada kabul gormesi de 15 yil almis (bikiniyle ayni anda baska bir Fransiz da benzer bir mayo bulmus ve adina atom demis) Sadece 50 yil oncesinin ahlak anlayisi ve deger yargilariyla bugunkulerin arasinda dev ucurumlar var. Elvis televizyonda belini salladi diye uzun sure yasaklanmis. Tarih boyunca da ahlak yargilari bu hizda degistiyse, biz de 50 yil sonrasinin yargilarina gore tutucu mu olacagiz? Gidilecek ne kadar yer kaldi ki? Bugun tabu olan ve ileride herkesin yapacagi ne olabilir aklim almiyor. Kutsal kitabinin ilk cumlesi 'Oku' olan bir dinin mensuplari arasinda nasil olur da 7 kisiye bir kitap duser, bu da komik bir celiski. Din ve cimento benzetmeleri icin Tayyip en son 'Orada dinin bir cimento oldugunu gorursunuz. Onun icin Nutuk’u falan okumak lazim' demis cok guldum.
13 Aralik 2005:Tam alti yildir yaziyorum buraya. Hayatimi eksi bir tad alarak tanimadigim gozlere teshir etmekten neden hoslaniyorum bilmiyorum. Bu aralar cok felsefi takilmaya basladim beynim fazla mesai yapiyor gibi. En azindan bir tane devamli okuyucum oldugunu da biliyorum hem artik. Yazilarina karsilik okuyucularindan mail alan kose yazarlari gibi hissettim kendimi bugun bana mail atinca bu okuyucum. Yeni kankalarimdan Pinarin enfes onerisi sonucu, 11 Ocakta Prag'a gitmeye karar verdim pat diye. John Lennon 'Life is what happens to you while you're busy making other plans'diyor. Bu yuzden aklima gelen her fikri gelir gelmez gerceklestiriyorum ben de. Orada bir Nazi kampinda gaz odalarina girmek cok degisik bir deneyim olacak, bir tarafimiz donarken. Annemlerle gittigimiz bir lokantada, yanimiza Andersen'in 'Kibritci Kiz'indan firlamisa benzeyen melek yuzlu sarisin mavi gozlu cok guzel bir kiz geldi ve masaya uzerinde 'Isitme engelliyim. Durust bir yasam icin bunlari satiyorum' yazan bir kagit birakti. Bir suru anahtarlik ve cakmagi masaya birakip diger masalara gitti ve 2 dakika sonra geri geldiginde hicbir sey almadim. Ne dusunecegimi bilemeyecek kadar afallamistim. Bu kadar guzel bir kizin duyamiyor olmasi, hicbir zaman durup uzerinde dusunmedigim ama en cok kullandigim duyularim, gozlerindeki o saskin bakis. Muzik dinleyemesem yasayabilir miydim acaba? Insan herseye alisiyor mu mutlaka? Tum gece aklimdan cikmadi ama bu satirlari yazana kadar unutmustum bile.
12 Aralik 2005:Niptuckda bir bolumde bir karakter digerine 'I don't hate you, I nothing you' diyordu. Birisinin sizin icin gercekten bittigi an, o kisi icin hicbir sey hissetmemeye basladiginiz an bence de. Nefret ettiginiz kisiyi onemsersiniz, onun sizin hakkinda ne dusundugu de cok onemlidir. Bu yuzden bircok iliski bittigi anda ilk olarak nefrete donusur bence. Sonmus bir alevin icin icin kor gibi yandigi andir o nefret gunleri.Ama daha sonra kor da soner buz gibi olur etraf. Nefret edilmekten bu kadar korkariz ama bazen dusunuyorum birisinin sizin icin hicbirsey hissetmiyor olmasi daha mi kotu acaba? Sevgiyle nefret yin ve yang gibi icice gecmis ve arada ipince bir zar var. Gidip geliyoruz ikisi arasinda durmadan ve asla digerine gececegimizin farkinda olmadan. 2005 yilinda, okumus ve ileri dusunceli gecinen birisi olarak, eski erkek arkadasla, arkadas olarak gorusme fikrine sonuna kadar karsiyim. Midemi kaldiran bir olay ve bunun modernligin bir geregi oldugunu iddia edecek kadar saf kizlarin bulunabildigini kabul ediyorum ama asla bir erkege guvenmem bu konuda. Dun Picasso sergisine gittim ve buyulendim. 92 yil yasadigi ve bu kadar guzel eserler yapabildigi icin cok sansli oldugumuzu dusundum. Evrenin Picasso'nun eserlerini gorunce 'Bunlari ben de yaparim' demesi geldi aklima. 20 Temmuzda Depeche Mode geliyormus tekrar, cok heyecanliyim!
10 Aralik 2005:Bu sitede cok amatorce yazmaya calistigim basi ve sonu olmayan (oykucucuk adini verdigim) sadece ortadan olusan minicik oykulerin cok daha basarili olarak Ferit Edgu'nun yazmis oldugu 60 tanesini okudum. 'Yalniz gozlerini animsiyorum maviydi. Deniz mavisi. Hayir yesildi, zeytin yesili. Yoksa ela miydi? Benim gozum onun gozlerindeydi. Ama o bana bakmiyordu.' Renkli adinda bir oykusu sadece bu kadardi ve cok etkiledi beni. Karsiliksiz bir askin olabilecek en sikistirilmis anlatimiydi bence. Cuma gunu izin aldim ve eskiden sik sik yaptigim 'Sencer' gunlerinden birini yaptim. Sinemada buyuk usta Terry Gilliamin son filmi 'Brothers Grimm'e gittim. Sonra Istiklalin tuvalet tasina benzeyen kaldirimlarinda ziplaya ziplaya yurudum. Kafami dinginlestirmeyi basardigim anlarda cok mutlu olabiliyorum. Ogrendigim kucucuk bir bilgi parcasi bile tatmin edebiliyor beni. Bir seye taktigim zamanlarda hirsim devreye giriyor ve cekilmez biri oluyorum sanirim. En guzel yazilar neden hep gece yazilir acaba, havanin kararmasi ile neden acilir alginin kapilari sonuna kadar?
07 Aralik 2005:Gerilim filmlerinde suclu gibi gosterilen karakterin aslinda sucsuz cikmasi numarasina o kadar alistik ki, artik suclu gibi gosterilen karakter sonunda gercekten suclu cikarsa sasiriyorum sadece. Hayat herseye ragmen guzel aslinda. Her zaman her istedigini elde edemeyecegini kabullendigin anda hersey daha parlak gozukuyor zaten. Azla yetinmek Budizmin de felsefesi. Bu yaz Taylandda ne kadar huzurlu gozuktuklerini gordugumden beri din olarak degil ama felsefe olarak buyuk hayranlik besliyorum. Gecen gun Itunesdaki 6697 sarkidan sadece uzun zamandir dinlemediklerimi taradim ve Blackfield, Ms John Soda, Daughter Darling ve The Aloof gibi harika gozden kacmis cevherler kesfettim. Bunlar icin sevgili dostum Cem Kursuna cok tesekkurler. Cep Kitaplari serisinde Binbir Gece Masallarini okuyorum. Cocuklugumdan beri merak ettigim masallarin gercekten buyuleyici bir dili varmis. Fakat Samanyolu TVde cikan cizgi filmler gibi her masalin sonunda Allahla ilgili bir takim sozler geciyor. Once sasirdim ama sonra bu masallarin Islami kokenli oldugunu hatirladim. Cumartesi annem gelecegi icin cok sevincliyim. Burada oldugu surece beni simartmasina bayiliyorum. Sonucta kimse hicbir zaman beni onun sevdigi gibi sevmeyecek. Evet evet hayat herseye ragmen guzel...
20 Kasim 2005:Bitti, rahatladim.
17 Kasim 2005:Huzursuz bir gece, sabaha karsi acilan gozler, tutulamayan vaadler, kahvenin agizdaki demir tadi, soru isaretinin cengeli takiliyor her yere, mail ulasmadi mi gercekten yerine, onsuz boyle mi olacak hep hayat yoksa bu da mi gececek hersey gibi? Inadi ve gururu cocuklugunun yansimasi mi yoksa umrunda degil mi ne hissettigim? Bu bir guc oyunu mu kazanilmasi gereken, yoksa bilerek karsi tarafin kazanmasina izin verdigin cocukca oyunlardan biri mi? Her insanin neden burada oldugumuzdan cok cevabini bilmek istedigi soru 'Beni seviyor mu?' degil midir? Gece yarisi bastiran kotu bir disagrisi ile uykudan uyanmak mi daha cok acitir canini yoksa sebepsiz yere devamli acilan gozkapaklarinin tedirginligi ve terlemesi mi?
16 Kasim 2005:Askin en buyuk dusmaninin gurur olduguna karar verdim. Gururunuza kapildiginiz anda 'Ama o bana boyle yapmisti, nasil yapar, ben de ona boyle yapmaz miyim?' demeye ve herseyi buyuyen bir cig gibi kendisi ile birlikte yokus asagi suruklemeye basliyor. Bunu asabildiginiz iliskilerin bir yere gidebildigini dusunuyorum. Kendi gururuma yenik dusup kapanmis defterlerin hesabini sormaya basladigimda buyuyen ciga takildigimi hissettim ama asagi atlamak icin cok gecti. Onun gururu, kendisini koruyan zirhi ne kadar guclu bilmiyorum. Disaridan oldukca kalin gorunuyordu ama en kalin zirhi bile delen silahlar da var.
08 Kasim 2005:Alarconun 'Uc Koseli Sapka' romaninda kahramanimiz, kocasina baskasina asik olsa ne kadar kotu olacagini sorguladiginda adam 'Umrumda bile olmazdi. Cunku o zaman sen sen olmazdin. Ve sen, sen olmasaydin isterse gelip de seytanin kendisi seni elde etmis olsun, bir lanet okumak icin bile cenemi yormazdim' der. Bu beni cok etkiledi. Sevdigimiz kisiyi kafamizdaki idealize ettigimiz haliyle seviyoruz galiba, bunun disina cikan her hareketini reddediyor, kafamizi saga sola sarstigimizda cizgi filmlerdeki gibi bu kusurlarin yok olacagini umuyoruz. Akintiya karsi kurek cekerken karaya bakip da teknenizin hala ayni yerde oldugunu gorunce kurek cekmeyi mi birakirsiniz, yoksa karaya bakmadan kollarinizdaki laktik asit dagildiginda ne kadar iyi hissedeceginizi mi dusunursunuz? Bozuk saat bile gunde iki kez dogru zamani gosterir diyorlar ama o iki dakikalik dogruluk icin mi katlanilir akreple yelkovanin 1438 dakikalik tembelligine? Q'nun bu sayisinda tum zamanlarin en zavalli 25 rockcusunu siralamislar. Su anda calan Killersin solisti Brandon Flowers sadik bir Mormon olarak 25den girmis listeye. Arada sirada bir bira iciyormus costugunda. Dunyevi zevkleri, sadece diger tarafta cezalandirilacaklarini soyleyen bir takim teoriler uzerine birakabilen insanlarin inancina hem hayranlik duyuyor hem sasiriyorum sanirim. Woody Allenin 'Eternal nothingness is fine if you happen to be dressed for it.' diye bir sozu var ama sonsuz bir zaman diliminde hicbir sey olmayacagi dusuncesi o kadar da korkunc degil bence zaten. El ya da ayak gibi uzuvlarini kaybedenlerin bir sure daha bu uzuvlarini hissetmeye devam ettiklerini okumustum bir yerde. Duygularda da mi benzeri oluyor acaba? Birisini kaybetmenin duygusal travmasini atlatana kadar anilar cokuyor zihnine ve o hala oradaymis gibi hissediyorsun. Ama tipki elini kaybeden adam gibi gozunu actiginda orada olmadigini goruyorsun. Bu yuzden kusursuz film 'Eternal Sunshine of the Spotless Mind'daki gibi anilari silecek bir makina yapmalari bence yakin. Ani yoksa aci yok, aci yoksa daha hizli ilerleyip ayni hatayi tekrar tekrar yaparsin, cunku en zevkli kismi hata kismi zaten. Hem 3 yanlis bir dogruyu da goturmeyecek o zaman. Pat diye yine aklima o dustu iste. En cok sasirdigim su, ona olan sevgimin kenarlardan tasan kismi onun sevdigi seylerin oldugu diger kaplari dolduruyor. Kuaforlerin kapilarinda daha once hic farketmedigim kozmetik logolarini goruyorum, gazetelerde onun adindaki yazarlar carpiyor gozume, etrafta onun adiyla guzel kokulu magazalar goruyorum devamli (kokularini hayal ediyor da olabilirim) ve hayvanlari da cok daha fazla seviyorum. Telefonumun speed dialinda onu en sevdigi rakama dokuza koyarken, soyledigi en ince ayrintiyi bile hatirlayip onu sasirtacak surprizlere donusturmeye calisirken, aklimda sadece gulumseyisi oluyor. Kosinski 'İlişkilerimizde sadece istediğimiz yüzümüzü gösteririz' der bir kitabinda. Herkesin birden cok yuzu var mi ki? Diger yuzleri gordukten sonra mi karar verebilir insan ancak. Ilk gordugunu cok seversen diger yuzlerle de yasarsin bence mutlu mesut. Ben seviyorum gordugum yuzu.
28 Ekim 2005: Birisini ozlemeyi ne kadar ozlemisim. Yanimdayken ayrilacagi andan korkmayi, telefonumu, calmasini bekleyerek televizyondan cok seyretmeyi, kelimelerin altinda asla tasiyamayacaklari anlamlari aramayi, kitap okurken tek bir kelimeye takilip onu dusunerek ayni sayfada yarim saat gecirmeyi. Acitirken aciya baglanmayi, sabah gozumu acmadan once gelen ilk resmiyle, uykuya dalmadan az once gelen son resminin arasini dolduramadigim o uzun yillar. Emeklemeye baslamadan once, sirikla atlama denemeleri, santim santim kirmak istemiyorum ki dunya rekorunu. Bir seferde yapabilecegimi yapip altin harflerle gececegim ben tarihe.
13 Ekim 2005: Persembe bugun yari karakterli gunlerden biri. Tatilin tatli esintisini yelpazesiyle yuzunuze salliyor. 2 yil 9 gundur Intergunluk'e ilk kez yaziyorum. Ilk yazimin da ozel bir sebebi olmasi lazim bu 13.Cuma olmayi ucundan kaciran garip Persembede degil mi? Su anda Puressence 'All I Want' caliyor ve ben bir daha hissedebilecegime emin olmadigim kadar yogun hissediyorum yeniden. Hissizlesmis yerlere kan gittiginde olan rahatlamanin aynisi. O su anda uyuyor ve eminim cok guzel, hani seyretmekle bile bozabileceginizden korktugunuz tarz bir guzellik. Kiskanclik, euphoria, anin kendisi ust uste bindiginde dizginleri kacirmaktan korkariz. Editors yaniliyor iste Releasede. Ilk kez bir sarki sozune bel baglamiyorumm! .
4 Ekim 2003: Cuma aksami, alti ay gecmis son yazdigimdan beri. Hersey o kadar hizli akiyor ve hersey yine de o kadar ayni ki. 11 Nisanda yazdiklarimi kopyalasam olurmus. Kalp kirikligi, hatalar, bir sure sonra ofkeye donen sevgiler, yanlis yerde aranan teselliler, self destruction, yanlis kanallara yonelen ofke, kurtaricim muzik. Anlik mutluluklara feda edilen hazlarla dolsa da zaman durup dusunecek vakit yok radikal cozum lazim! Yak bir sigara, New toys caliyor Cooper Temple Clausedan, sozler neden bana hitap ediyor istemiyorum ki. Bozuk sutu tadarkenki tedirginlikle dolu gunler. Kac dil bilersen bil, neyi aradigini ifade edemeyebilirsin.
11 Nisan 2003: Is cok yogun yaa icim bayildi. Iki gun once Izmirde deprem oldu. O gun evlenenler hakkinda birbirlerine 'Deprem olacak bu gece' diye espri yapanlarin hakli cikmanin gururuyla, can korkusunu ayni anda yasadiklarini tahmin ediyorum. Gonul cephesinde yeni bir sey yok. Bu aralar butun kizlara acaip kilim. Futbolda al da at dercesine pas var da baskette neden al da smac yap dercesine asist yok? Lemandan Metin Fidan ve Penguenden Yigit Ozguru inanilmaz komik buluyorum. Bu hafta cok fazla olum vardi etrafta, Amerikandan bizden bir donem buyuk Piren diye bir kizin vahsi bir cinayette olduruldugunu ogrendim ve ofisten iki kisi de yakinlarini kaybetti. Bassagligi ve rahmet dileklerimi sunarim.
5 Nisan 2003: Bu hafta cok enteresan bir sey yaptim. Sans eseri emailini bularak yedi senedir gormedigim ve eskiden deli gibi asik oldugum kiza yazdim. Cok sicak bir cevap verdi. O yurtdisindan donunce bulusacagiz. Cok ilginc olacak onu yeniden gormek. Onbes gun once bayagi bir kafama takilan kizi da tamamen unutmayi basardim. Daha once hic yapamamistim ama belki arkadas bile olabiliriz. Onceden iliskiniz olan birisiyle arkadaslik oxymoron gibi birsey aslinda ama denemekten zarar gelmez. Film festivaline 7 tane bilet aldim, cok sahane filmlere gidecegim. Radyo Eksenle konustum bu hafta, program fikrime cok sicak baktilar. Belki cok yakinda baslayacagim. Thom Yorke'la PJ Harveyin 'This Mess we're in' i biraz gecikmeli kesfettim, muhtesem bir sarki.
21 Mart 2003: 6 ay olmus son yazdigimdan beri. Neden simdi yaziyorum tam da bilmiyorum. Inanilmaz onemli bir projede gayet yogun bir sekilde calisiyorum. Turkiyeye dondugume hala cok memnunum. Yaptigim is daha self satisfying, arkadaslarimi istedigim an goruyorum, ailemle hergun konusuyorum. Bir de hep aradigimi bulup kaybetmeseydim. Ruya gibi bir haftadan sonra zor oldu gercekten. Sebebini bilmiyorum, bilmeyi de cok istemiyorum. Buzdaginin sadece ustunu gormusum ben. Buzdagi gemi uzerine gelirken kenara cekilmiyor ama, geminin carpacagi varsa carpiyor. Bunu soylemedim cunku ikna etmeye ihtiyac bile duymamaliydim zaten. Hersey geciyor zaten diyor herkes, ama gecerken sert carparsa hic mi hasar kalmiyor?
20 Eylul 2002: Cuma aksami evde oturmus bira iciyorum, bes aydan beri ilk kez yeni birseyler yazma istegi geldi birden. Pandoranin kutusundan cikanlarin icinde en aci vereni ihanet bence. Dovmeyi bile lazerle cikariyorlar, ama ihanetin ruhunuzdaki acisi obur taraf varsa orada dahi cikmiyordur diyorum ben. Ask ihaneti de degil sadece, guvendiginiz arkadasinizin ya da isyeriniz size guvenmedigini ogrendiginizde, once keskin bir aci yayilir ayaklarinizdan yukari. Uyusur beyniniz, en kotusu de sizin baskalarina guveninizi daha hizli yokedecek baska bir sey yok. Iki gun sonra yola cikiyorum. Askerlik yapacagim. Bush'a rica ettim Irak operasyonunu Ekime birakti. Saddam saclarin kemerimi susleyecek. Yok yaa saka yapiyorum, ben var ya Turk ordusunun ilk hippie uyesi olacagim. Savasma sevis sloganimi cavuslarimdan baslayarak yaymaya calisacagim. Diyecegim sudur ki, alti hafta yokum buralarda.
09 Mayis 2002: Iki haftadir seni ihmal ettim gunluk ozur dilerim. Bu arada mizika calmayi ogrenmeye basladim. Cok dikkatli dinlersen melodisini ayirt edebilecegin bir sarki bile caliyorum. Bir essek ve bir tavukla beraber 'Chapel Hill Mizikacilari' adinda bir grup kurduk. Dun ilk defa sulu bir yemek yaptim hayatimda. Soganli borulce, himmmm, harika oldu inan. Internette bir sitede dunyanin kayda gecmis en kisa savasinin 1896'da Ingiltere ile Zanzibar arasinda 38 dakika surdugunu okudum. Harun'un yegeni Ata dogdu Nisan sonu. Ona buradan hosgeldin diyorum (Burnu Harununkinin aynisinin 30da biri) NBA playofflarda Dallas Mavericks'i tutuyorum. Hido Mido dinlemeyip 4-2 eleyecegiz sanirim Kings'i. Gecen gun tuvaletimi bitirdikten sonra her normal insan gibi sifonu cekerken klozete baktim ve ne goreyim? S seklinde bir diski vardi. Bunun bir anlami olmali diye epey dusundukten sonra S'nin alfabenin 22. harfi oldugunu farkettim. Eger 5 harf daha cikarabilirsem Sayisali kesin kazanacagim.
26 Nisan 2002: Gunluk haftasonu geldi yine. Cuma ne kadar sahane bir gun. Iki tanesi arasinda alti gun olmasi cok aci bence. Cuma, Pazar ve Pazartesi gunlerinin ozel karakterleri var sadece. Cuma, sevinc, Pazartesi bunalim, Pazar ise en ozeli bence. Morissey'in 'Everyday is like Sunday' diye sarkisi bile var. Bu kadar gun muhabbeti yapmamdan anlamissindir, hayatimda kayda deger hicbir sey olmuyor bugunlerde. Banttan izlemek istedigim macin sonucunu istemeden duymusum gibi sanki hersey. Gecen Cuma Spiritualized konserine gittim, o guzeldi. Haftaya Carsamba dogum gunum. 'Aaa isci bayrami' yorumlarini duymayi ozlemistim. Bugun iste yangin alarmi caldi, hepimiz asagi indik ama yangin falan yoktu. Bence yanginla yangin alarmi sadece beraberken anlamli oluyor. Bunlari benden baska okuyan var mi merak ediyorum? Bugun defalarca Astor Piazzolanin 'Libertango'sunu dinledim. Dostum Harun Bozburun (kendisi bugunlerde dayi olacak), Paris'e tatile gitmis. Oldum olasi Champs Elysee hayraniydi o cocuk. Bu adam, arada sirada cok kizsam da benim inanilmaz yakin arkadasimdir. Bu kadar yakin bir arkadasligi tatmayan kac kisi oldugunu dusundukce onlara aciyorum. Ozgur Kemal Demirtas nerelerdesin? Bunu okursan bana mail at seni cok ozledim. Harun Bozburun'a buradan Fransizca bir mesaj yollayarak bitiriyorum. 'Je vous espere ai eu le bon temps, si vous savez ce que veux dire je!'
18 Nisan 2002: Bugun Milan'da bi ucak daha gokdelene carpmis gunluk. Bu sorunu kokunden halletmenin tek yolu bence, dev bos alanlara gokdelenler insa edip, illa da ucakla gokdelene girmeye kararli gruplar icin bu alanlara ozel seferler duzenlemek. Hem binalar bos olacagi icin can kaybi olmayacak, hem de bu cilgin teroristler fazla enerjilerini dokecekler. Dun uzun sure beraber oldugum bir kizin 8 Mayis'ta evlenecegini ogrendim. Insanin ici bir garip oluyor, bir anda yillardir filmlerde kliplerde gordugun dugun durdurma sahneleri ususuyor aklina insanin. Ben dugun bassam o kadar insanin onunde sesim cikmazdi herhalde. Itirazimi duymayacaklari icin evlenir giderdi kiz. Insanlarin soyledigi gercek ve aptal laflardan olusan 'Dumb People' konulu bir takvimde bugun su lafi gordum, 'There are a lot of deaf people out there who do not claim their benefits from the government because they have not heard about it.' Kardesim Lale ehliyetini kaybeden insanlara, ehliyetlerini geri almadan once uygulanan zeka testlerini hazirlayan bir sirkette ise girmis. Gunlerdir ehliyetimi bulamiyorum evde, bu testlerden bir tane de bana yollamasini soyledim, belki ise yarar da bulurum. Filmlerde bir trenin ustunde ayakta duran bir oyuncu gordugunde sen de ne zaman tunel ya da agaca carpacak diye yuregin atarak bekler misin gunluk?
16 Nisan 2002: Gunluk dun televizyonda birsey gordum inanamazsin. Yeni bir program basladi. Adi 'Travel Sick'. Adamin teki dunyadaki belli basli sehirlere gidiyor ve kendisine verilen bes tane igrenc gorevi yerine getirmeye calisiyor. Pazar gunku bolumde Seoul'deydi ve ilk gorevi 'Bulabildigin en igrenc seyi ye' idi. Bu gezdi, gezdi ve kopek etini denedikten sonra, bir pazarda canli minik ahtapot buldu. Koreli bir kadin nasil yemesi gerektigini gosterdikten sonra kafasindan tutarak icine cekmeye basladi CANLI ahtapotu. Yari yolda ahtapot vantuzlariyla agzinin kenarlarina tutundu ve adam cekerek cikarmak zorunda kaldi. Boyle igrenc bir goruntu gormus muydun gunluk? Ulkelerin yemek lulturleri nasil farkli birbirinden di mi? Belki de bir Koreli, benim o goruntuyu seyrettigim suratla, bir Turk'un Adana yemesini seyrediyordur. Neyse, bu hafta Turkiye'den sevgili dostum Mert geldi. Onunla muzik ve Jackli geceler duzenliyoruz. Dun onun tavsiyesiyle, ilk kez Hint yemegi yedim. Restorana adim atar atmaz baharat kokusuyla universitedeyken karsi odamizlda kalan Pakistanli cocugun mutfagina zamanda yolculuk yapmis gibi oldum. Baharatli yemek fobimi biraz atmis oldum, fena olmadi aslinda.
12 Nisan 2002: Sevgili gunluk, bir Cuma aksami daha geldi catti ve ben Jack Danielsimi doldurmus, Tindersticks dinlerken birden onemli felsefi cikarimlarda bulunmaya basladim. Plato veya Aristo da boyle mi calisirdi bilmiyorum ama genelde bu cikarimlarin ertesi sabah ayildigimda pek bir seye benzemedigini gormus olsam da bu sefer, kelimelere dokmeye kararliyim. Bence insanin dunyada yaptigi hersey iki sebebe indirgenebiliyor. Birincisi ego tatmini. Dusunsene, yillarca okumak, bes vakit namaz kilmak, dilenciye para vermek hepsi eninde sonunda ben ne super adamim diyebilmek icin kendi kendine. Bunun disinda kalan hersey de seks icin. Guzel bir kiyafet almak, vucut gelistirmek, sabah sacini taramak hepsi ama hepsi, o gun milyonda bir ayni asansore binip bir konusma acacagimizi umdugumuz karsi cinsi etkilemek icin degilse ne? Ayni sey kadinlar icin de gecerli tabi ama onlar seks sebebini romantizm kilifina bizden daha iyi burumusler. Eger issiz bir adaya dussen, bir kez bile tras olmak ya da mekik cekme ihtiyaci hisseder miydin? Adaya bir kadinla dussen o baska tabi. O zaman da ilk kez yatma konusunu kacinci gunde acacagini dusunerek tirnaklarini yerdin. Bir de olaya tersten bakabiliriz tabi. Yapmadigimiz herseyin arkasinda da korku var. Olmekten korkmasak sigarayi birakir miydik, ya da hapisten korkmasak neler yapardik hic baslamiyim. Gecen gun aklima uzun zamandir gelmeyen nostaljik seylerden iki tanesini yazip kaciyorum: Televizyonda Square One diye bir dizide hesap makinesi ve matematik yardimiyla suclulari yakalayan ozel ajan ikili, ve Konya'ya yedi kez gidersen yari haci olursun deyisi (Is seyehatlari bunun disinda miydi hic ogrenemedim).
06 Nisan 2002: Filmlerde ve reklamlarda yakisikli doktora gidebilmek icin bilerek orasini burasini kurcalayip hasta olan kadin esprisi hala ne kadar cok yapiliyor di mi gunluk? Bu hafta BBC'de Monthy Python ile ilgili belgeseller vardi, onlari izledim. Tum zamanlarin en komik komedi grubu bence o adamlar. Buraya sonunda bir Turk restorani acilmis biliyor musun? Artik 'Burada bir Turk restorani acsak ne is yapar ha' geyigi de yapamayacagiz. Iki kelimenin kaynastirilmasindan olusan restoran ve bar isimleri senin de hosuna gider mi gunluk? Mesela Perde + Demir = Perdemir geldi aklima simdi. Gecen gun posta kutusuna bakmak icin arabayi durdurup disari ciktim, arabayi da bosta birakmisim, bir baktim gidiyor, 10 metre kadar yaninda kosup yakaladim cok komikti. Pazartesi bedelli askerlik basvurumu yapiyorum. Harun bedelli askerlik yapanlara Mehmet Bey dendigini soyledi, cok hosuma gitmisti. Izmir'de Mehmet ile asansore binmek icin bekliyorduk. Yanimizda da dogulu aksanli bir adam vardi. Birden cok guzel bir kiz da girdi apartmandan iceri ve beklemeye basladi. 17. kata cikiyorduk. Ikinci katta Memo'nun suratina bakinca gulme tuttu beni. Bir anda Memo da patladi tabi. Anlamsiz bir sekilde krize girdik. Isin komigi bizle ayni saniyede dogulu adam da deli gibi gulmeye basladi. Kizla ilgili guldugumuz anlasilmasin diye adam super bir yalan atti. 'Kapida ayaginiz da cok fena takildi di mi?' Eminim kiz bir anda rahatlayip 'Oh be ayak takilmasina guluyorlarmis bana degil demistir.
03 Nisan 2002: Turkiye'den geldigim gunun ertesi gunu sevgili dostim Memodan 99'da almis oldugum pembe renkli Hyundai calindi gunluk. Arabanin rengi konusundaki sorularini baska bir zaman yanitlarim simdi olanlari anlatayim. Polise haber verdim, 4 gun sonra cekici sirketin tekinin araba plakasiz oldugu icin cektigi ortaya cikti. Bunu yapmaya haklari olmadigi halde, yapmislar, ben de dogal olarak cok sinirlendim ve misilleme olarak onlarin cekici kamyonlarini cekmeye karar verdim. 1 Nisan aksami dostum Umut aradi ve bir anda 'Abi sen ulkeye nasil girdin? Gecen gun araba ile ilgili bir isi icin karakola gittigimde ulkedeki yabancilarla ilgili bir dosyada sans eseri senin adini ve resmini gordum' dedi. O kadar gercekci anlatti ki, yemi yuttum ve uzun zaman sonra Nisan 1 sakalarinin tadini hatirladim yeniden. Subat ayinda Izmirde Murat ile Kybeleye gitmistik. Ben iki tane kiza yazmaya gittim. 'Merhaba sizin adlariniz ne?' dedim giris cumlesi olarak. Bir tanesi 'Bosver' bir tanesi de 'Gizem' dedi. Ben de hic bozmadan 'Bosver ve Gizem, ikisi de cok guzel isimler diye devam ettim.
29 Mart 2002: Selam hey gidi gunluk. Iki ay sonra memleketten dondum sonunda! Cok sey birikti anlatacagim hemen baslayim istersen. 25 Ocakta Almanyadaydim bildigin gibi. Almanlar cok degismis. 40'larda duyardik, yahudi yakiyorlar falan diye, ben oradayken birak yakmayi, sicaktan bunalmasinlar diye yelliyorlardi. Mannheim sehrindeydim. Mannheimli okuyucularimi tenzih ederim ama orada gordugum Turkler cok kiroydu yaa. Sonra Ankaraya gectim. Anitkabiri ziyaret ettim. Ataturk muzesi cok etkileyiciydi. Baston seklindeki silahi cok cooldu. James Bond'un labaratuarda yapilan aletlerine benziyordu. Ben de bir tane almak istedim ama artik silahi ve bastonu hep ayri ayri satiyorlar. Neyse bir aksam, Kizilay'da 'Pink Floyd' adinda bir kuafor ve guzellik salonu gordum, cok ilgimi cekti. Bol bol BBG evini seyrettim Ankara'da. Hatta bir gun Coskun abi kullanirken taksilerini takip edip korna caldik Harun'la beraber. Kavga ettiler mi cok hosuma gidiyor ama tokat da atsinlar birbirlerine sayin Star yoneticileri. Bir arkadasim soyledi, sonunda yillardir yapmaya calistigimiz seyi yapip gazina alev aldirmis cakmakla. Olmeden yapmam gereken seyler listesinden bir kalem daha sildim boylece. Maceralarin devami gelecek...
24 Ocak 2002: Ucagimin kalkmasina dort saat kala sana yazacak vakit yarattim yine gunluk. Ayrilik geldi basa katlanmak gerek, seni cok cok ozleyecegim arkadasim gunluk. Teror olaylarindan sonra ilk kez ucacagim, ve daha once aklimin ucuna bile gelmemesine ragmen, bu sefer az biraz tedirginlik var. Aklima komik korkular geldi, hani Asteriks'in koyunde bunlar, hayatta hicbir seyden korkmazlardi, bir tek gokyuzunun baslarina dusmesi haric. Bir de bir yerde okumustum, 1.5 milyar Cinli ayni anda ziplasa depreme yol acarlar mi diye yaziyordu. Yilbasi aksami mesela boyle bir seyi senkronize etmek icin cok uygun. Ayrica Cin yilbasisi bizimkinden farkli oldugu icin kimse beklemez boyle bir saldiri. Neyse, Nisan'a kadar kendine iyi bak gunluk, kapagin acik uyuma, bana mail at.
22 Ocak 2002: Mart yaklasiyor, yani Oscar zamani. Akademinin bir uyesi olarak aday filmlerimi yolladim bile. Ancak icimden bir his bir kez daha hasta ya da ozurlu birisini canlandiran bir aktorun 'En iyi oyuncu' odulunu alacagini soyluyor. Bir kerecik olsun degisiklik olmasi icin, normal bir insani canlandiran ozurlu bir aktorun oscar almasini isterdim. '1984' adli kitapta bas kahramana iskence yapmak icin insanin en buyuk korkusu neyse onu gerceklestiren bir iskence aleti kullaniyorlardi. Bu kitabi okudugumdan beri, iki tane manken kizla hizli bir gece gecirmekten dehset korkar oldum. Master yaparken Communications dersinde bize ilginc bir soru sormuslardi. Uzaydan bir yaratikla karsilassaniz, ve zaman kavramindan hic haberi olmasaydi bunu ona nasil aciklardiniz. Hem gunluk hayatta basimiza gelebilecek olaylara hazirlamasi acisindan, hem de guzel bir beyin egzersizi oldugundan bu soru kafama cakildi. Simdiye kadar hic aciklayacak uzayliyla karsilasmadim ama ben soyle derdim, 'Alti milyar insanin ayni noktada bulusurken sinirlenmemeleri icin uzerinde anlastiklari global bir pakt.'
21 Ocak 2002: Bence alfabedeki en cool harf hic tartismasiz X. Dusunsene gunluk, neyin basina ya da sonuna gelse acaip bir hava veriyor. Malcolm X buna bir ornek. Ben de adimi Xencer olarak degistirsem mi diye dusundum bir an ama ne yazik ki alfabemize almamislar, harflerin kralini. Haftasonu 'Following' adinda bir film seyrettim. Filmde kalabalik bir gruptan birini secip o insana konsantre oldugunuzda, artik onun grubun bir parcasi olmayip bir kisilik kazandigi ile ilgili cok enfes argumanlar vardi. Bu, benim de otobus ya da metroda canim sikildigimda oynamayi en sevdigim oyundur. Icerdeki dehset kalabaliktan biri secilir ve o kisinin hayati yazilmaya baslanir. Dusunsene gunluk, beyin cerrahi da olabilir denek, seri katil de. Bence SIKICI hayat yok, sadece tam sikilmamis dis macunu hayatlar var. Cumartesi gunu annemleri havaalanina biraktim. 11 Eylulden sonra ilk kez havaalanina gitmistim. Annemlerin valizlerini acip tek tek butun esyalara baktilar. Annem, valizleri zar zor kapattigi icin, guvenlik gorevlisine Turkce 'Yapma olum yaa, cok zor kapattim' dedi. Butun haftasonu yagmur yagdi. Yagmuru o kadar cok seviyorum ki. Hep Garbage'in 'I'm only happy when it rains' sarkisi geliyor aklima. Beyoglunda yagmur altinda yururken, sigara ictigim gunler geldi aklima ve duygusallastim.
17 Ocak 2002: Haftalik Independent Weekly dergisinin 9 Ocak 2002 sayisinda, 2001'in en iyi albumlerini sectikleri bir yazida 'Various Artists--Hava Narghila' adli bir album secmisler. Ilginc olan bu albumun bir Turk rock karisik album olmasi (Erkin Koray, Mogollar, 3 Hurel). Yazar Frank Kunst, 'But overall some of these tracks have been my most played of the year, easy' diyerek ovuyor albumu. 60'larin Turk rockinin hala bu kadar sevilmesinin nedeni bence bati muzigini aynen alip Turkce soz yazmak yerine, sarkilara Anadolu'dan orjinal bir tad katmalariydi. Gelecek Persembe is icin Ankaraya geliyorum. Harun, Murat ve Mehmet'i cok ozledim, gorecegim icin cok sevincliyim. Bu adamlarin ucu de arkadastan cok kardes gibidir benim icin. Amerikadan bir sene icinde temelli donecek olmamin en onemli sebeplerinden birisi onlari cok ozlemem. Gercek kardesim de bu haftasonu temelli donuyor. Cok alismistim biraz moralim bozuk. Ne yazik ki siteyi 28 Marta kadar yenileyemeyecegim. 'Iki ay ne okuyacagiz biz peki?' dediginizi duyar gibiyim, cok uzgunum. Donunce elimde biriken malzemelerle dev yenilikler yapacagim. Turk kayak takimina kis olimpiyatlarinda simdiden basarilar diliyorum. Yillardir kayakta hasret kaldigimiz basariyi getireceklerine ve Turk halkini sokaklara dokeceklerine eminim.
07 Ocak 2002: Selamlar. Yeni yil, kar tatili derken bayagi ihmal ettim seni gunluk. Evet gecen hafta kar yuzunden ofis kapandi. Evde annem ve kardesimle karin tadini cikardik. Doganin gelinlik kiymis bir kiza benzedigini dusunup sonra bu benzetmeyi yapan bir milyarinci adam oldugum icin cok kizdim kendime. Bir saat kendimle konusmadim. Thanksgiving geceli biraz zaman oldu ama ilginc bir sey anlatmak istiyorum. Chapel Hill'deki ikinci el bir kitapci Amerikanin en buyuk alisveris gunu olan Thanksgiving ertesi Cuma gununu Buy Nothing Day ilan etmis. Vahsi kapitalizmin besigi bir ulkede bu hareket beni cok etkiledi. Turkiyenin ekonomik krizde oldugu bir donemde boyle bir seyden bahsetmem yakisik aliyor mu bilmiyorum ama bir gun boyunca hicbir sey satin almamak cok da basit bir sey degil gibi geldi bana. Fight Club'dan cok sevdigim bir lafla bitireyim bari: 'Things you own end up owning you.'
26 Aralik 2001: Sevgili gunluk, sana onemli haberlerim var, selam faslini gecip basliyorum. Oncelikle Aralik basinda maceram oldugunu soyledigim kizla hicbir sey kalmadi aramizda. Ancak bir mutlu gunlerimizde cekilmis su resme bak
, bir de klasik 'Uzgunum bebek, ben ruzgar nereden eserse oraya giderim' konusmami yaptiktan bes dakika sonra kizin haline
. Hayat suruyor tabi ki. Almanya vizemde puruz cikti onunla ugrasiyorum. Schroeder illa gelmisken bizde kal, hic gorusemiyoz zaten diyor, ben olmaz vaktim yok diyorum. Dun aksam televizyonda cok ilginc bir reklam gordum. Bir Playstation araba yarisi oyunu reklaminda, araba yariscisi, bir tuvalet kabinine saklaniyor ve arkasindan Turkce konusan iki mafya kilikli adam girip kabinde bunu yakaliyor. Bu kadar mafya imaji olan ulke varken, rol icin Turkleri secmeleri sanirim artik dunyada daha iyi taninmaya basladigimizin gostergesi. Bu arada arkadaslardan gelen israra dayanamayip uzatmakta oldugum sakalimi kestim. Bence yakismisti ama beni oldugumdan yasli gosterdigini iddia ettiler. Gecen hafta cekilen bir resmimi koyuyorum, karari sen ver gunluk: 
19 Aralik 2001: Dun iste acaip sikildim. Mudurumuz hastaydi, patron Turkiyede ve Burak da yoktu o yuzden bir bucuk saat tavandaki catlaklari saydim. Oyle bir is olsa ne guzel olur di mi gunluk? Kapi kapi dolasip, insanlarin yatak odasina gidip yatarak tavandaki catlaklari ya da duvardaki fayanslari sayacaksin (en alt sirada yarim olanlari ikiser ikiser saymayi unutmamali) ve ev sahibine tam bir sayi verip parayi alip gideceksin. Bes gun sonra Noel. Pazartesi gunu ilginc bir sey oldu. Bir mallda noel babayi gordum. Gercekten varmis oyle birisi ve ilginc olan, aynen insanlarin tahmin ettiklerine benziyor. Beyaz kocaman sakali var, kirmizi bir elbise giyiyor, beyaz bir sapka takiyor ve devamli 'Hohohoho' diyor. Isa cok sansli bir adam bence, hangimiz oldukten binlerce yil sonra bile dogum gunumuzun 2 milyar kisi tarafindan kutlanacagina emin olabiliriz? Herkes deli gibi hediyeler de aliyor ama sanirim Isa olu oldugu icin, bari hediyeler bosa gitmesin diye birbirlerine veriyorlar. Burada insanlar noel haftasi toplu halde kapi kapi dolasip 'Christmas Carol' adi verilen sarkilar soyluyorlar. Bizde de Ramazan'da kapi kapi dolasip ilahiler soyleme gelenegi olmali bence. Onun yerine davulcular geliyor ama onlar da sadece para istiyorlar.
13 Aralik 2001: Nezle oluyorum sanirim. Hapsirik, sulu gozler, silinmekten kizarmis bir buruna aldirmiyorum ama sigara icemiyorum hastayken. Sigara icemeyince sinirli oluyorum, sinirlenince sakinlesmek icin bir sigara yakiyorum, bu sefer bogazim daha kotu oluyor ve daha uzun sure sigara icemiyorum. Al iste kisir dongunun krali. Dun aklima ilginc bir fikir geldi ama yazmadan once uyariyorum kizlara muhtemelen tiksinc gelecek bahsetmek istedigim konu. Erkeklerin arkadaslarini iki kategoriye ayirabileceklerini farkettim dun: Yaninda yellendiginizde kabul edip bir kahkaha atabileceginiz dostlar ve vargucunuzle inkara giriseceginiz arkadaslar. Evlenirken sagdicinizi birinci gruptan sececeginizin garanti oldugunu soylememe gerek yok herhalde. Ilk itiraf da erkegin hayatinda onemli bir andir ve kolay unutulmaz. Bir 10 saniye kadar inkar mi etsem, kabul mu diye tartilir kafada, sonra 'Evet ben yaptim' derken gozler kenetlenir ve hayat boyu surecek bir bagin ilk ilmegi atilmistir artik. Bu arada sakal birakmaya basladim. Daha once keci sakalim vardi ama bu sefer hicbir hayvaninkine benzemeyen bir sey deniyorum. Kasintiya dayanabilir ve yari yolda kesmezsem bir resim koyarim siteye.
7 Aralik 2001: Dun kardesimi Internet'i acmis gunlugumu okurken yakaladim. Daha dikkatli saklamaya karar verdim bundan sonra. Bugun Pearl Harbor'un 60. yildonumu. Olayin temsili canlandirmasini yapmiyorlar burada. Yapsalar ilginc olurdu. Bu aralar ikinci dunya savasina taktim. Elli milyon insan olmus yav. Ben hayatimda yumruk kavgasina bile girmedim, en fazla sac cekmisimdir. O yuzden aklim almiyor bazen bu kadar buyuk bir olayi. Sac cekmek dedim de aklima geldi. Bir keresinde bir barda elimdeki kibritle oynuyordum. Hani kibriti parmaginizla yanan kisim arasinda dikey tutup bir fiske ile yakarak ucurursunuz ya, ondan yaparken, kibrit yanimdaki kizin sacina dusmustu. Cok utanmistim. Gelecek hafta sonu, kar yagmaya baslarsa hayatimda ilk kez kayak yapmaya gidecegim. Alp disiplini ilgimi cekiyor, hoca direk onu ogretir mi acaba? Ogle yemegine Laura ile ciktim bugun. Kucukken cok fakir oldugumuz icin annemin beni sirtinda sirke fabrikasindaki ise goturdugune, ve benim bir gun bir sirke kazanina dustugum icin artik sirke yiyemedigime inandirmaya calistim